| OZDERIN,M. msn : ozderin@hotmail.com |
25 Eylül 2006 Tarihli ve 26300 Sayılı Resmî Gazete
MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
— Devlet Bakanı Kürşad TÜZMEN’e, Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali COŞKUN’un Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
YÖNETMELİKLER
— Akdeniz Üniversitesi Kültür-Sanat Araştırma ve Uygulama Merkezi Yönetmeliği
— Mersin Üniversitesi Ön Lisans ve Lisans Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
Yargıtay, asılsız şikâyete tazminat cezası verdi
Yargıtay, asılsız şikayetler konusunda emsal teşkil edecek önemli bir karara imza attı.
Hatay'da bir doktoru ‘menfaat karşılığı ilaç yazıyor' diye Sağlık Bakanlığı'na şikayet eden eczacı odası başkanı, tazminat ödemeye mahkum oldu. Tazminat miktarına yerel mahkeme karar verecek. Dava konusu olay, 2001 yılında Bülent Artun'un, Hatay Eczacı Odası Başkanlığı'na seçilmesinden sonra başladı. Dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş'a bir şikayet mektubu gönderen Artun, Doktor Sıtkı Sönmez'in reçetelere yazdığı her kutu ‘Ducaid' tablet karşılığında ilaç firmasından maddî çıkar sağladığını öne sürdü. Bunun üzerine Doktor Sönmez, kendisi hakkında asılsız suçlama yapıldığı ve kişilik haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle Artun'a karşı manevî tazminat davası açtı.
Davaya bakan Hatay 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Artun’un şikayet hakkını kullandığına işaret ederek tazminat talebini reddetti. Dava daha sonra Yargıtay’a gitti. Davacı doktorun yaptığı temyiz başvurusu üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, yerel mahkemeye katılmadı. İddiaların davacının kişilik haklarına saldırı niteliği taşıdığını vurgulayan 4. Daire, yerel mahkemenin kararını bozdu. Kararda, şikayet konusu iddialarla ilgili Hatay Valiliği tarafından yapılan ön incelemede yazılan reçetelerin usul ve fenne uygun olduğu sonucuna varıldığı aktarıldı. Dosyadaki bilgilere ve tanık anlatımlarına göre de iddiaların doğrulanmadığı belirtilerek asılsız şikayette bulunan Artun’un tazminat ödemesine karar verilmesi istendi. Ancak 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin tazminat talebinin reddine ilişkin önceki kararında direnmesi üzerine dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun gündemine geldi. Genel Kurul, 4. Hukuk Dairesi’yle aynı yönde karar vererek yerel mahkeme kararını bozdu. Kurul gerekçeli kararında şu açıklamaya yer verildi: “Davalının başında olduğu oda yönetiminin, iddia olunan olaylar zincirini değerlendirerek, gerçek bilgiye ulaşılmasına olanak sağlayacak nitelikte bulunmasına karşın, şikayet hakkının meşruluk çerçevesi aşılarak kullanılması sonucu davacının kişilik değerlerinin zarar gördüğü belirgindir.”
25.09.2006
Murat Aydın
Ankara
HSYK asıl üyeliği için seçim yapıldı/ 3 isim belirlendi
ANKARA - Yargıtayda, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) asıl üyeliği için seçim yapıldı.
HSYK'nın Yargıtay kontenjanından üyesi ve Başkanvekilliği görevini yürüten Celal Altunkaynak'ın görev süresinin dolması nedeniyle boşalan üyelik için yapılan seçimde 3 isim belirlendi.
Buna göre, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi Üyesi Kadir Özbek, 1. Ceza Dairesi Üyesi Salih Zeki İskender, 19. Hukuk Dairesi Üyesi Recep Kömürcü aday olarak çıktı.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 3 adaydan birini HSYK asıl üyesi olarak atayacak.
HSYK'nın asıl ve yedek üyelerinin katılımıyla yapılacak seçimde yeni Başkanvekili belirlenecek.
Cumhuriyet yöneticilerine suç duyurusu
Cumhuriyet Gazetesi yöneticileri hakkında, ''yargı ve yargı görevini yapanı etkileme'' ve ''gizliliğin ihlali'' suçlarını işledikleri iddiasıyla, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunuldu.
Koza Altın A.Ş. ve şirketin sahibi Hamdi Akın İpek'in avukatı Bahadır Öztürk tarafından verilen suç duyurusu dilekçesinde, gazetenin, 13 Eylül 2006 tarihli sayısında yer alan ''Koza'nın Hukuk Oyunu'' başlıklı haberde, suç unsurlarının bulunduğu öne sürüldü.
Dilekçede, Cumhuriyet Gazetesi'nin, müvekkili ve şirketi hakkında, sistematik bir yıpratma politikası yürüttüğünü ileri süren Öztürk, gazetenin basın özgürlüğü sınırlarını aşarak, müvekkiline ve şirketine karşı ağır saldırıda bulunduğunu iddia etti.
Öztürk, gazete aleyhinde, daha önce manevi tazminat davası açıldığını hatırlatarak, gazetenin bu davayı, ''zorbalığı maskelemek'' olarak nitelendirdiğini ve ''Koza'nın Hukuk Oyunu'' başlığıyla kamuoyuna duyurduğunu belirtti.
Devam eden bir davayı bu şekilde nitelendirmenin, ''yargı ve yargı görevini yapanı etkilemek'' suçunu oluşturduğu iddia edilen dilekçede, gazetenin, dava konusu haberlerde, daha önce meydana gelen bir olaya ilişkin soruşturma belgelerini açıkladığı ifade edildi.
Dilekçede, gazetenin, açıkladığı belgelerle de ''soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiği'' ileri sürülerek, gazete yetkililerinin, ''gizliliği ihlal'' suçunu işledikleri savunuldu.
Avukat Öztürk, bu nedenlerle, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız ve Sorumlu Müdürü Güray Öz'ün, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 277. maddesindeki ''yargı görevini yapanı etkileme'', 285. maddesindeki ''gizliliğin ihlali'' ve 288. maddesindeki ''adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs'' suçlarından cezalandırılmalarını talep etti. [16:38:00]
'Zorunlu Din dersi' uygulaması 3 Ekim'de AİHM'de...
Türkiye’deki zorunlu din dersi uygulamasına ilişkin şikayet üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açılan davanın duruşması 3 Ekim’de Strasburg’da yapılacak.
(ANKA)-Türkiye’deki zorunlu din dersi uygulamasına ilişkin bir Alevi vatandaşın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) yaptığı şikayet üzerine açılan davanın duruşması 3 Ekim’de Strasburg’da yapılacak.
2001 yılında 7. sınıfa giden kızı E.Z.’nin “Alevi bilgilerin yer almadığı ve tamamen Sünni öğretime dayalı” Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerine girme zorunluluğu kaldırılması amacıyla sırasıyla İstanbul Valiliği’ne, İstanbul İdare Mahkemesi ve Danıştay’a başvuran ancak sonuç alamayan Hasan Zengin, iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine AİHM’e yaptığı başvurdu.
Başvurusunda zorunlu din derslerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin aykırı olduğunu belirten Hasan Zengin’in şikayetini kabul edilebilir bulan Mahkeme, tarafları dinlemek üzere 3 Ekim 2006 tarihine duruşma günü verdi.
Hasan Zengin’e bu yöndeki çabalarında Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu gibi çeşitli Alevi örgüt ve kuruluşlardan destek aldı.
Türkiye ABF Genel Başkanı Doç. Dr. Atilla Erden, ANKA’ya yaptığı açıklamada, “Devletin dini ve inancı olmaz. Çağdaş, bilimsel, demokratik ve laik bir eğitim için Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi kaldırılmalı. Devlet din eğitim ve öğretimi yapmamalı” dedi. Erden şöyle devam etti:
“Avrupa Birliğine girme konusunda istekli görünen siyasi iktidarın bu çelişkiyi öncelik ve ivedilikle ortadan kaldırması, başta Alevi’ler olmak üzere laiklikten yana tüm yurttaşlarımızı Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi cenderesinden kurtaracağına inanıyoruz.”
Meclis’te ’uyum’ mesaisi sürüyor
Meclis, 9. Avrupa Birliği uyum paketinde yer alan yasaları görüşmeye bu hafta da devam edecek
25.09.2006
Hükümetin azınlık okullarına yönelik verdiği önerge nedeniyle yarım kalan özel öğretim kurumları yasa tasarısı, Salı günü yeniden görüşülecek. Çarşamba günü ise Cumhurbaşkanı’nın veto ettiği, komisyondan ise aynen geçen Ombudsmanlık Yasası görüşülecek. Perşembe günü de Tohumculuk Yasa Tasarısı Genel Kurul’un gündeminde olacak.
Kabarık suç dosyalı azmettirici
Adana-Karataş Belediye Başkanı avukat Yusuf Erenkara (35) ile kardeşi Çınar Erenkara'yı (30) evlerinde silahla öldürttüğü iddiasıyla gözaltına alınan dönerci Mehmet Kumlu'nun (40) çok sayıda sabıkası olduğu ortaya çıktı. Kendisine ihale vermediği gerekçesiyle başkan ve kardeşini öldürttüğü öne sürülen ve geçmişte işlediği suçlardan dolayı birkaç kez cezaevine girip çıkan Mehmet Kumlu'nun 'sol bir örgüt üyesi olmak, adam yaralamak, akaryakıt kaçakçılığı, 6136 yasaya muhalefet etmek' suçlarından sabıkası olduğu anlaşıldı.
Erol ŞENNUR
Türk polisi ABD'ye terör brifingi verdi
Terörle Mücadele Yasası'nı değiştirmeye hazırlanan ABD senatosu'nun konuyla ilgili kurduğu İç Güvenlik Komisyonu, Türk, İngiliz ve ABD'li terörle mücadele uzmanlarından brifing aldı. Emniyet amirleri Ahmet Sait Yayla ile Mustafa Özgüler, komisyona "Yerel ve Bölgesel Terör Tehditleri ve Stratejileri" konusunda bilgi verdi. Bu konuda daha önce ABD'de doktora yapan Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde görevli Emniyet Amiri Ahmet Sait Yayla, senatörlere 11 sayfalık rapor sundu. Emniyet Amiri Mustafa Özgüler de ABD'li senatörlere, Türkiye'nin terörle mücadele tecrübelerini ve yasaları anlattı.
Kadir ERCAN / ANKARA
Laikliği en sert biçimde uygulayan Tunus, 'türbanlı bebekleri' de YASAKLADI
Amerika�dan çıkıp dünyayı saran Barbie bebeklerin �Müslüman rakibi� olan tesettürlü Fulya bebeklere, laiklikten taviz vermeyen Tunus�ta büyük darbe indi
(25 Eylül 2006 Pazartesi)
60 yaşın altındaki kadınların sokakta başörtüyle dolaşmasının ve kız öğrencilerin türbanla okula girmesinin yasak olduğu bu Kuzey Afrika ülkesinde güvenlik güçleri Fulya bebeklerin satıldığı yerlere baskınlar düzenledi. Binlerce tesettürlü bebek, �laik Tunus toplumuna kötü örnek oluyor� diye toplatıldı; bu bebekleri satan esnaf sorgulandı. Tunus yönetimi, üzerinde Fulya bebek resmi bulunan okul çantası ve defter gibi ürünlerin satışını bile yasakladı. 2003 yılında piyasaya sürülen ve İslam dünyasında satış rekorları kıran Fulya bebekler Tunuslu çocuklar arasında da bir hayli popülerdi.
52 bıçak darbesine tahliye
Adana’da sokak ortasında ve polislerin gözü önünde eşini 52 yerinden bıçaklayarak yaralayan Aydın Kara tahliye edildi.
NTV - Dumlupınar Mahallesi’nde 4 yıl önce eşi Ayşegül Porsuk’u, kendisini başka erkeklerle aldattığı iddiasıyla sokak ortasında bıçaklayan Aydın Kara tahliye edildi.
2004 yılında 12 yıl 6 ay ağır hapis cezasına mahkum edilen Kara, 1 Haziran’da yürürlüğe giren yeni ceza yasasından faydalanmak için mahkemeye başvurdu.
Yeniden yargılanan Kara, duruşmada eşini kendisini aldattığı için yaraladığını, amacının öldürmek olmadığını söyledi. Pişman olduğunu ve yeni yasanın indiriminden yararlanmak istediğini belirten Aydın Kara, eşiyle barıştığını da ifade etti.
Mahkeme, Kara’nın cezasını yeni ceza yasasına göre 11 yıl 3 aya indirdi. Kara’nın, tutuklu bulunduğu süre ve dosyanın Yargıtay’dan geç döneceği dikkate alınarak tahliyesine karar verildi. Ceza, Yargıtay tarafından onanırsa kara yaklaşık 5 ay daha hapis yatacak.
Özel okullar Meclisin gündeminde
TBMM Genel Kurulunda, yarın kamuoyunda çeşitli tartışmalara yol açan Özel Öğretim Kurumları Yasa Tasarısı görüşülecek.
Genel Kurulda, yarın Ortaöğretim Kurumları Yasa Tasarısı�nın müzakereleri sırasında Hükümetin azınlık okulları ile ilgili bir önergesinin kabul edilmesinden sonra çıkan tartışmalardan sonra görüşmelere ara verilmişti. Tasarıya eklenen önergeyle azınlık okullarına, gayrimüslim azınlığa mensup Türkiye Cumhuriyeti uyruklu öğrencilerin yanı sıra, bu azınlığa mensup yabancı uyruklu çocukların da girmesine imkan tanınıyor. Genel Kurulda 27 Eylül Çarşamba günü, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer�in bir kez daha görüşülmek üzere 12 maddesini TBMM�ye iade ettiği Kamu Denetçiliği Kurumu Yasası ele alınacak. Meclis, 28 Eylül Perşembe günü ise Tohumculuk Yasa Tasarısını görüşecek. Tasarı, bitkisel üretimde verim ve kalite yükseltmeyi tohumlara kalite güvencesi getirmeyi amaçlıyor. Bu arada 26 Eylül Salı günü TBMM Adalet Komisyonu Vakıflar Yasa Tasarısının, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu da Sayıştay Yasa Teklifinin görüşmelerine devam edecek.
Azınlık okulları ile vakıflar tartışması bu hafta da sürecek
Geçen hafta olağanüstü toplanan TBMM, 4 günlük çalışma süresinde sadece İskân Kanunu ve Mesleki Yeterlilik Kanunu’nu çıkarabildi. Özel Öğretim Kurumları ve Tohumculuk tasarıları ise iktidar ve muhalefet arasındaki tartışmalar sebebiyle yasalaşamadı.
Tartışmalı konular bu haftaya kalırken, muhalefetin sert tepkilerine yol açan Vakıflar Tasarısı’nın komisyon görüşmeleri yarından itibaren devam edecek.
AB 9. Uyum Paketi’nde bulunan tasarıların hızla kanunlaşması için Meclis’i olağanüstü toplayan hükümet, bu amacına ulaşamadı. Paketin en önemli tasarıları olan vakıflar, özel öğretim kurumları ve tohumculuk konusunda iktidar ve muhalefet arasında büyük düşünce ayrılıkları var. Adalet Komisyonu’nda görüşmeleri devam edecek olan Vakıflar Kanunu Tasarısı’nda azınlıklara tanınan haklar CHP tarafından ‘Lozan Antlaşması’nın delinip Sevr’e dönülmesi’ olarak yorumlanıyor. Muhalefet, en çok Lozan’daki ‘mütekabiliyet’ şartının tasarıda olmamasını eleştiriyor. Ancak Başbakan Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile mütekabiliyet şartının önerge olarak tasarıya ekleneceği belirtiliyor. Bu hafta, Plan ve Bütçe Komisyonu’nda da Sayıştay Kanunu tartışılmaya devam edecek. Tasarı, askerî harcamaların şeffaflaşmasını öngörüyor.
Geçen hafta görüşülmeye başlanan; ancak AK Parti’deki kafa karışıklığı nedeniyle kanunlaşmayan Özel Öğretim Kurumları Tasarısı, yarın yeniden Genel Kurul’da görüşülecek. Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un azınlık okullarında Türk vatandaşı olmayan öğrencilerin de okuyabilmesini ve ‘Rum, Ermeni, Musevi azınlıklar’ tanımının ‘gayrimüslim azınlıklar’ olmasını öngören önergesi, muhalefet partilerinin yanı sıra AK Parti sıralarında da tepkilere neden olmuştu. Bunun üzerine AK Parti grubu, önergeyle ilgili tekriri müzakere (tekrar görüşme) kararı almış, konuyla ilgili olan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in Ankara dışında olması nedeniyle görüşme bu haftaya ertelenmişti.
Genel Kurul’un çarşamba gündeminde Köşk’ten veto yiyen Ombudsmanlık Yasası var. Perşembe günü ise geçen hafta görüşülemeyen Tohumculuk Tasarısı gündeme gelecek. Tohumculuk Tasarısı’ndaki 40 madde için 2’şer önerge hazırlayan CHP, 80 milletvekili aracılığıyla 5’er dakika konuşarak hükümetin tarım politikalarına yüklenmeyi hedefliyor.
Tohum kanun tasarısına akademik tepki
TBMM'de görüşülecek olan Tohum Kanunu tasarısı ile ilgili olarak görüşlerini açıklayan Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Semih Erkan, çıkarılmak istenen yasanın, hazırlanma aşamasında belirttikleri görüşler doğrultusunda olmadığını söyledi
25.09.2006
Yasa taslağının fakültelerinin Bahçe Bitkileri Bölümü ile Tarla Bitkileri Bölümü başkanlıklarına gönderildiğini, görüş istendiğini anlatan Prof. Dr. Semih Erkan, "Bu konudaki görüş ve öneriler ilgili makama sunulmuştur. Yapılan incelemelerde, tarafımıza gönderilen ile AB uyum paketi içinde görüşmeye açılan kanun tasarıları arasında önemli derecede değişimler ve ayrıcalıklar olduğu gözlenmektedir. Yeni tasarıda, kamu kurumlarını, üreticileri, biyolojik çeşitliliği, özel sektörü, bazı şirketleri ya da şahısları kayırabilen nitelikte konular da yer almaktadır" dedi.
Prof. Dr. Erkan, "Konuya yönelik endişelerimizi ve düşüncelerimizi meslektaşımız olan ve tarımı seven bazı milletvekillerine ilettik. Ancak, kaygımız zamanlama ve girişim açısından geç kalınmış olunması yönündedir" diye konuştu. Tohumun bitkisel üretimde en önemli bir girdi ve başlangıç materyali oluşunun, özellikle gelişmiş ülkeleri tohum ya da tohumluk üzerinde araştırma, geliştirme ve üretim faaliyetlerine yönelttiğini vurgulayan Prof. Dr. Erkan, şöyle devam etti:
"Bu çabalar sonucunda endüstrileşme aşamasını tamamlamış ülkeler tohum sanayilerini de geliştirerek, dünya tohum pazarında önemli bir konuma ulaşmışlardır. Bugün tüm bitki türlerini kapsayan bir ticarete neden olan tohumluğun dünya bazındaki parasal değeri 30 milyar dolardır. Diğer bir deyişle, tohum dünyası iştah kabartıcı bir görünüm sergilemektedir. Büyük bir tarımsal potansiyele sahip olan ülkemiz tohum/tohumluk üretimi için iklim, toprak, yöre gibi faktörlerin elverişliliğine rağmen, tohum ihracatımız, sürekli olarak ithalatın gerisinde kalmıştır. Ülkemizdeki tohumculuk pazarının parasal büyüklüğü ise 300 milyon dolar civarındadır."
Genel olarak bakıldığında, ülke tohumculuğunun yasal alt yapı, organizasyon, destekleme, denetim ve zirai karantina ile ilgili sorunlar yaşadığını vurgulayan Prof. Dr. Erkan, "Bu sorunlara çözüm bulabilmek amacıyla, yürürlükte olan, 1963 yılında çıkarılmış '308 sayılı Tohumlukların Tescil, Kontrol ve Sertifikasyonu Hakkında Kanun'un günün ihtiyaçlarına ve gelişmelere cevap verememesinden hareketle yeni bir kanunun ele alınması ve devreye sokulması gündeme gelmiştir" dedi.
Ağar: Türklük, bir kanun maddesi ile korunacak kadar küçük bir kavram değildir
ANKARA - Doğru Yol Partisi (DYP) Genel Başkanı Mehmet Ağar, 301. madde ile ilgili bir soru üzerine, "Türklük, bir kanun maddesinin kanatları altında korunacak kadar küçük bir kavram değildir" dedi.
Ağar, DYP Genel Merkezi'nde Genç Yönetici ve İş Adamları Derneği Genel Pınar Eczacıbaşı ve yönetim kurulu üyeleri ile görüştü.
Görüşme sonrası yapılan basın toplantısında Ağar, tartışmalara neden olan 301. Madde ile ilgili soruları yanıtladı.
AK Parti ve CHP yetkilileri arasında söz konusu madde ile ilgili karşılıklı açıklamaların 'her 2 taraf arasında konu üzerinde uzlaşı olmamasının itiraf ve ifadesi' olduğunu savunan Ağar, "Türkiye'de her mesele zıtlaşma ve kutuplaşma eksenine oturtulmak istenmekte. Bu konunun uzlaşma alanı, Türkiye'nin ihtiyaçları ile evrensel hukuku örtüştürecek orta bir yol bulunmasıdır'' dedi.
Fransa'nın uyguladığı sistemin iyi bir örnek olduğunu dile getiren Ağar, bu konularda dava açma yetkisinin Cumhurbaşkanı'nda olması teklifinde bulundu.
Ağar, "Türkiye, daha sivil ve demokratik bir ülke olacak. Kendi hassasiyetlerini de koruyacak. Bunun hukuki methodları var. Bunlar aşılacak şeyler. Ben bir sorun görmüyorum. Ayrıca, Türklük bir kanun maddesi kanatları altında korunacak küçüklükte bir kavram değildir'' dedi.
Gecekondulaşmaya karşı mücadele tek elden yürütülecek
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Gecekondu Kanunu'ndan kaynaklanan yetkileri, Toplu Konut İdaresi Başkanlığına (TOKİ) devretmeye hazırlanıyor.
(25 Eylül 2006 Pazartesi)
Gecekondu Kanunu'nda değişiklik öngören taslağa göre, TOKİ, Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca başlatılmış veya planlanmış işleri yürütmeye, bu konuda yeni işler yapmaya, gerekli görülenleri belediyelere devretmeye veya tasfiye etmeye yetkili olacak.
Taslağın gerekçesine göre, dar gelirli ve konutsuz vatandaşların ucuz konut sahibi olmalarının sağlanması ve gecekondulaşma eğilimlerinin ortadan kaldırılması amacıyla 1966 tarihinde çıkarılan Gecekondu Kanunu kapsamındaki çalışmalar, halen Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca yürütülüyor. Çalışmalarda kullanılan ''gecekondu fonu'', 2000 yılında yasal düzenleme ile tasfiye edildi ve bütün varlıkları, TOKİ adına açılan ''gecekondu gelir hesabına'' devredildi. Bu durum, uygulamaları son derece zor ve sağlıksız duruma getirdi.
''Gecekondu Kanunu uygulamalarının ve finansman kaynağının aynı kurumun idaresi altında olması, uygulamaların daha hızlı, etkin ve sağlıklı yürütülmesi bakımından gerekli görülmektedir'' denilen gerekçede, TOKİ'nin misyonu dikkate alındığında, Bakanlıkça yürütülen Gecekondu Kanunu kapsamındaki işlemlerin, TOKİ'ye devredilmesinde kamu yararı olduğu belirtildi.
Cumhurbaşkanı Sezer İskan Kanunu'nu onayladı
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, yurtdışından gelen göçmenlerin, yerleri kamulaştırılanların, göçebelerin ve milli güvenlik nedeniyle yerlerinin değiştirilmesine karar verilen köylülerin iskanına ilişkin esasları belirleyen 5543 sayılı "İskan Kanunu"nu onayladı.
AA- Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden yapılan açıklamaya göre, kanun yayımlanmak üzere Başbakanlığa gönderildi.
Milli güvenlik nedeniyle iskan edilecek yerlerde yaşayan ailelerin iskanı, MGK'nın önerileri doğrultusunda, bakanlar kurulunca alınacak karar doğrultusunda yapılacak.
Kamulaştırma sonucu yerlerini terk etmek zorunda kalanlar, talep ettikleri takdirde bakanlıkça gösterilecek yerlerde iskan edilecek.
Türkler'in davasına avukat torunu müdahil oldu.
İstanbul - DİSK genel başkanlarından Kemal Türkler'i 26 yıl önce öldüren kişilerden biri olduğu öne sürülen Ünal Osmanağaoğlu'nun, Yargıtayın bozma kararından sonra yeniden yargılanmasına devam edildi.
Duruşmada, Türkler'in olay tarihinde 1 yaşında olan torunu Burç Akpınar, davaya müdahil avukat olarak katıldı.
Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya bu davanın tutuksuz, başka suçtan hükümlü sanığı Ünal Osmanağaoğlu katıldı.
Duruşmada, müdahiller Türkler'in eşi Hatice Sebahat Türkler ile kızları Nilgün Soydan ve Yasemin Akpınar da hazır bulundu. Duruşma, avukatların görevsizlik taleplerinin incelenmesi amacıyla ertelendi.
Türk Bay ve Bayan Smith!
Uşak'ta şiddetli geçimsizlik yüzünden karşılıklı boşanma davası açan karı-koca avukatlık bürosunda tartıştı. Her ikisi de silahlı olarak avukatın yanına gelen çiftin kavgasında, koca yaralandı.
Alınan bilgiye göre, Serpil Güraslan (25) boşanma davası ile ilgili ayrıntıları konuşmak üzere avukatlık bürosuna gitti. Daha sonra avukatlık bürosuna kocası Hakan Güraslan (28) geldi. Çift tartışmaya başladı.
Adliye Sarayı karşısında bulunan Şeker İş Hanının üçüncü katında meydana gelen olayda, Hakan Güraslan'ın tartışma üzerine silahını çekerek eşi Serpil'i vurmak istediği, Serpil Güraslan'ın daha hızlı davranarak çantasındaki silahını çıkardığı ve eşine bir el ateş ettiği öne sürüldü.
Karnından yaralanan Hakan Güraslan, binayı terk etti. Hakan Güraslan, Adliye merdivenlerine kadar giderek burada ambulansın gelmesini bekledi. Hastaneye kaldırılan Hakan Güraslan'ın sağlık durumunun iyi olduğu öğrenildi. Serpil Güraslan'ın gözaltına alındığı, soruşturmanın sürdürüldüğü bildirildi.
(AA)
Roj TV davası bugün başlıyor
DTP'li 56 belediye başkanı Rasmussen'e Roj TV ile ilgili mektup göndermişti
Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'e gönderdikleri mektubun, 'terör örgütü PKK'nın görsel propaganda aracından mahrum kalmasını engellemeye yönelik olduğu' gerekçesiyle haklarında dava açılan DTP'li 56 belediye başkanının yargılanmasına bugün başlanacak.
DTP'li 56 belediye başkanının Danimarka Başbakanı Rasmussen'e Roj TV ile ilgili mektup göndermesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 21 aralık 2005'te soruşturma başlatmıştı.
Haklarında dava açılan DTP'li 56 belediye başkanı Diyarbakır 5'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde bugün hakim karşısına çıkacak.
İddianameden...
İddianamede, Roj TV'nin, terör örgütü güdümünde faaliyet gösterdikleri gerekçesiyle İngiltere ve Fransa'da yayın lisansları iptal edilen Med TV ve Medya TV'nin devamı niteliğinde olduğu belirtiliyor.
Belediye başkanlarının gönderdiği mektupla gerçekte, terör örgütü PKK'nın propaganda kanallarından birisinin yayınlarına devam etmesinin amaçlandığının belirtildiği iddianamede, ''bu husus, mektubun sonunda yer verilen 'bu sesin ortadan kaldırılması, demokrasi, insan hakları ve demokratik medeniyetin temel özgürlükleri için verilen mücadelede önemli bir mekanizmanın kaybedilmesi anlamına gelecektir' ibarelerinde dile getirilmiştir'' deniliyor.
15 yıla kadar hapis cezası isteniyor
İddianamede, Iğdır'ın Hoşhaber Beldesi Belediye Başkanı Nusret Aras ile Adıyaman'ın Yaylakonak Beldesi Belediye Başkanı Hasan Karakaya'nın ifadelerinde, mektubun içeriğine katılmadıklarını belirttikleri, mektubun kim tarafından hazırlandığını da bilmediklerini anlattıkları dile getirilmişti.
Aralarında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Baydemir'in yanı sıra Batman Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan, Tunceli Belediye Başkanı Songül Erol Abdil, Şırnak Belediye Başkanı Ahmet Ertak ve Hakkari Belediye Başkanı Metin Tekçe'nin de bulunduğu toplam 56 DTP'li belediye başkanı hakkında, TCK'nın 314/3 ve 220/7 maddesini içeren 'terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır' suçundan 15 yıla kadar hapis cezası isteniyor.
Hrant Dink'e 301'den yeni dava
Hrant Dink, gazetesinde Ermeni iddialarını 'soykırım' olarak niteledi
Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı gazeteci Hrant Dink hakkında ‘Türklüğü aşağılamak’ suçundan yeni bir dava daha açtı. Dink'in üç yıla kadar hapsi isteniyor.
Şişli Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede Agos gazetesinin 21 temmuz tarihli nüshasında yer alan ‘301'e karşı 1 oy’ başlıklı haberde Hırant Dink'in daha önce Reuters'e verdiği demeçte kullandığı sözlerden alıntılar yapıldığı belirtildi.
İddianamede, Dink'in "elbette bu bir soykırımdır diyorum çünkü sonuç kendisini zaten tanımlıyor ve adını koyuyor. 4 bin yıldır bu olanlarla halkın ortadan yok olduğu görüyoruz" sözlerine yer verildi.
Bu sözlerle Türklüğün aşağılandığı ileri sürülen iddianamede, Dink ile birlikte Agos gazetesinin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Arat Dink ve Serkis Seropyan'ın TCK'nın 301’inci maddesi kapsamında üç yıla kadar hapsi istendi.
Dink altı ay hapis cezası almıştı
Dink hakkında daha önce de aynı sebepten soruşturma açılmıştı.
Şişli 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi, Hrant Dink'i, Agos gazetesinde 2004 yılında yazdığı bir dizi yazıda 'Türklüğe hakaret' ettiği gerekçesiyle altı ay hapis cezasına çarptırmış, ancak Dink'in sabıkasız olması ve ileride bir daha suç işlemeyeceği konusunda oluşan kanaat nedeniyle bu cezayı ertelemişti.
Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesi, kararı, uygulama yönünden bozmuş, esasa yönelik temyiz istemlerini ise reddetmişti.
Kararın esastan bozma isteminin reddine ilişkin gerekçesinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, tebliğnamesinde, 'Türklüğü tahkir ve tezyif' suçunun maddi ve manevi unsurunun oluşmadığının belirttiği anımsatılmıştı.
DTP'li 56 belediye başkanı yarın yargı önünde
PKK'nın yayın organı Roj TV'nin kapatılmaması için Danimarka Başbakanı Rasmussen'e yazdıkları mektup nedeniyle DTP'li 56 belediye başkanı hakkında 10'ar yıl hapis talebiyle açılan dava yarın başlıyor.
Aralarında Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in de bulunduğu sanıklar ‘Yasadışı PKK terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek'le suçlanıyor. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek dava için, sanık avukatlarının kurduğu Savunma Komisyonu hazırlıklarını tamamladı.
Emrullah Bayrak, Diyarbakır
Vodafone roaming gelirini getiremiyor
TMSF`den Telsim`i alan Vodafone`un, Rosamara şirketinin 28 Nisan 2006`da mahkeme kararıyla tüm aktiflerine tedbir koydurtması nedeniyle yurtdışındaki roaming gelirlerini Türkiye`ye getiremediği belirtildi.
Vodafone`un bunun üzerine Rosamara`nın avukatına bir mektup göndererek, borçtan kendilerinin değil TMSF`nin sorumlu olduğunu yazdığı ve Almanya`daki roaming gelirlerinin Türkiye`deki Vodafone`a gönderilmesini istediği öğrenildi. TMSF`nin ise şartname gereği Telsim`in tüm alacak yükümlülüklerinden Vodafone`un sorumlu olduğunu şirkete ilettiği kaydedildi. Rosamara`nın avukatı, Vodafone`un mektubuna verdiği yanıtta, `Roaming gelirinin Türkiye`ye yollanması halinde hakkınızda yeni bir dava söz konusu olacaktır. 28 Nisan 2006 tarihinde bildirilen tedbirler ve kararlar geçerlidir. Dolayısıyla Telsim veya Vodafone`a herhangi bir ödeme ya da gelir aktarımını kabul etmemiz ve izin vermemiz mümkün değildir` dedi.
Rosamara, Telsim`in kendisine olan 730 milyon dolarlık borcunu ödememesi üzerine Güney Kıbrıs mahkemesine başvurmuştu.
ABD'de sigara üreticilerine toplu dava açılacak
Amerikan adaleti, sigara üreticileri aleyhinde toplu dava açılmasını kabul etti.
(A.A) - Sigara üreticilerini "light" sigaranın zararları konusunda yalan söylemekle suçlayan dava sahipleri iddialarını ispatlarsa, şirketlerin ödemek zorunda kalacağı tazminat 200 milyar doları bulabilecek.
Brooklyn'deki federal mahkemenin yargıcı Jack Weinstein, 2004 yılında açılan davanın görülmesi yolunda bugün karar vererek, yepyeni bir süreci başlatmış oldu. Yargıç, jürinin ocak ayında seçilmesini kararlaştırdı.
Müştekilerden Barbara Schwab'ın adıyla anılan Schwab davasında, şikayet sahipleri; Philips Morris, Reynolds, British American Tobacco, Liggett, Brown and Williamson ve Lorillard şirketlerini, gelirleri azalmasın diye "hafif" sigaranın zararları konusunda tüketiciyi kandırmakla suçluyor.
Avukatlardan biri, şirketlerden, 100 ila 200 milyar dolar tazminat talep edeceklerini belirtti. Avukat, bu miktarın, "hafif" sigaraların piyasaya çıktığı 1971 yılından bu yana şirketlerin kazandığı paranın toplamına tekabül ettiğini söyledi.
Avukat, ayrıca 50 eyaletteki ticaret düzenleme kurullarından bu şirketlerin sigara üretme izinlerini iptal etmelerini ya da askıya almalarını isteyeceklerini vurguladı.
Sigara şirketleri, Brooklyn mahkemesinin kararını temyiz edeceklerini bildirdi.
Danıştay saldırganının babası emekli oluyor
Danıştaya saldırı düzenleyen avukat Alparslan Arslan�ın Elazığ Milli Eğitim Müdürlüğü�nde ilköğretim müfettişliği yapan babası İdris Arslan, emekli olmak için başvuruda bulundu.
Milli Eğitim Bakanlığı�nın dilekçeyi onayladığı öğrenildi. Arslan bir hafta içinde emekliye ayrılacak. İdris Arslan, 17 Mayıs tarihinde oğlu avukat Alparslan Arslan�ın Danıştay 2. Dairesi�ne silahlı saldırıda bulunmasının ardından izinsiz olarak Ankara�ya gitti. Elazığ Milli Eğitim Müdürlüğü, Arslan hakkında görevinden izinsiz ayrıldığı için müfettiş görevlendirerek, soruşturma başlattı. Müfettişlerin yaptığı inceleme sonucunda Arslan�a, müfettişlikten alınma cezası anlamına da gelen 2 maaş kesme cezası verilmesine karar verildi. Arslan�ın, hakkındaki idari soruşturma devam ederken emekli olmak için müdürlüğe dilekçesini verdiği, dilekçenin bakanlık tarafından onaylandığı öğrenildi.
Tülay Tuğcu: CHP’nin Köşk adayı olarak anılmak istemiyorum, tarafsızlığımı zedeler
CHP’nin cumhurbaşkanlığı adaylığı için ismini gündeme getirmesi Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu’yu rahatsız etti.
Teklifin tarafsızlığını zedelemesinden çekinen Tuğcu, “Ben ne CHP’nin, ne AKP’nin, ne de herhangi bir partinin adayıyım. Öyle de anılmak istemiyorum.” dedi. Tülay Tuğcu, hanım olarak başlangıçta Anayasa Mahkemesi başkanlığında sıkıntı çektiğini ifade ederken, kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığa ise karşı çıktı.
Tuğcu, İzmir’de yayımlanan kadın gazetesi KAzete’ye verdiği demeçte, CHP’nin cumhurbaşkanlığı adaylığıyla ilgili teklifini değerlendirdi. Yüksek Mahkeme Başkanı, “henüz ortada bir şey yok iken anamuhalefet partisinin adaylık için adını basına taşımasını” doğru bulmadı. Nisanda emekliye ayrılacak olan Tuğcu, başında bulunduğu kurumun tarafsızlığının önemine değindi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek, bir süre önce yaptığı açıklamada cumhurbaşkanlığı için AK Parti ile uzlaşabilecekleri kişilerden birinin Tülay Tuğcu olduğunu söylemişti. Özyürek, “Saygın bir hukukçu ve kadın olması nedeniyle Atatürk Cumhuriyeti’ne yakışan bir cumhurbaşkanı olur.” demişti. Anayasa Mahkemesi’nin yapısıyla ilgili sorulara da cevap veren Tülay Tuğcu, Yüksek Mahkeme’ye bireysel başvuru hakkını öteden beri savunduğunu ifade ederken, bunun gerçekleşmesi halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruların kendiliğinden ortadan kalkacağına inanıyor. Tuğcu, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da aynı görüşte olduğunu, ancak Yargıtay’ın karşı çıkması sebebiyle düzenlemenin hayata geçirilemediğini vurguladı.
Başkanlığımın ilk günlerinde hanım olduğum için sıkılıyordum
Tülay Tuğcu, kadın-erkek eşitliğine temas ederken, pozitif ayrımcılığın tek başına eşitliği getirmediğini kaydetti. Bu konudaki tutumun önemli olduğuna dikkat çeken Başkan Tuğcu, şöyle devam etti: “Yani biz erkek ağırlıklı bir toplumuz. O erkeğin de beyninde, zihninde eşitlik kavramı oluşmamış, gelişmemiş. Mesela ben, başlangıçta zaman zaman sıkılıyordum hanım olarak, Anayasa Mahkemesi başkanı olduğum için. Yoo ben 30 senelik hukukçuyum, işe raportörlükten başladım, üyelik yaptım. Bunların hepsi bir tarafa, ‘kadın olarak seçildi’ dediler. Ben kadın olarak seçilmedim oraya. Yahut pozitif ayrımcılık olsun diye seçilmedim ki... Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu da öyledir. ‘Kadın, hanım’ falan diye seçilmiş değil. O da belli nitelikleri olduğu için seçilmiş. O nitelikler benim için çok önemli. Başkanlık seçiminde de ‘O hanımdır, onu seçelim, seçmeyelim’ konusunu bile akıllarına getirmemişlerdir.” Tuğcu, “Devletin en üst makamından birindesiniz. Böyle bir üst görevde iken kadınca duygularla düşünüp, ‘Kadınlar için de bir şeyler yapabilirim’ diyor musunuz?” sorusuna şu karşılığı verdi: “Ben hiçbir dönem kendimi erkek gibi hissetmedim doğrusu, hissetmem de gerekmiyor. Ben kadınım. Ama şu var tabii sadece kadın olarak görülmeyi arzu etmiyorum. Bana ne görev verilmişse ben o görevi temsil etmekle mükellefim. Elbette kadınım, yani kırmızı da giymek isterim, yeşil de giymek isterim, makyajımı da yapmak isterim, haklarımı da kullanmak isterim kadın olarak. Hiç kuşkusuz kadınlara da biraz daha yakınlık duyuyorum tabii ki. Erkek gibi davranayım diye bir şeyim yok. ‘Adalet Ana’ diye karikatürlerimi çizdiler. Adalette şefkat da vardır. Şefkat ise kadınlarda daha fazladır. Kadınca bakış, o özveri, şefkat, insanların sorunlarına daha fazla eğilebilmek, sevgiyle çözüm üretebilmek kadınlarda çok daha yoğun.”
Anayasa Mahkemesi’nin 25 Nisan 2007’de yapılacak kuruluş yıldönümü törenlerinde Dünya Anayasa Hukukçuları Zirvesi’ni Türkiye’de toplamak için çalışma yürüttüklerini açıklayan Tuğcu, çeşitli ülkelerin anayasa Mahkemesi başkanları, ünlü Anayasa hukukçuları ve 350 dolayında anayasa yargıcının bir araya geleceği zirve için Çeşme ya da Kuşadası’nı düşündüklerini, ancak bu kadar konuğu ağırlayacak otel ve salon bulmanın sıkıntısını yaşadıklarını dile getirdi. Ankara, Anka
25.09.2006
MHP 301’de ısrarlı
MHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Nacar, Türk Ceza Kanununun (TCK) 301. maddesinin ‘’demokratik olmadığı iddiasının dayanaktan yoksun olduğunu’’ savundu.
Nacar, yaptığı yazılı açıklamada, TCK’nın 301. maddesi üzerinde suni bir tartışma başlatıldığını ifade etti. Nacar, TCK TBMM’de görüşülürken, 301. maddenin ‘’demokrasi havarileri ve AB yandaşlarının akıllarına gelmediğini’’ ileri sürdü. TCK’nın 301. maddesinin, AB üyesi ülkelerin ceza kanunlarında değişik şekillerde mevcut ve meri olduğunu kaydeden Nacar, açıklamasında şu görüşlere yer verdi: ‘’301. madde, içeriğinin tartışılmasından ziyade tümüyle kaldırılmak istenmektedir. Bu suretle bölücü ve ayrılıkçı faaliyet ve propagandanın serbest hale getirilmesi amaçlanmaktadır. Bölücü terörün zirveye çıktığı, her gün şehit cenazelerinin toprağa verildiği bir ortamda, Türk milletinin sabrı sınanmakta ve bölücüler ödüllendirilmek istenmektedir. Maddenin demokratik olmadığı iddiası dayanaktan yoksundur. Zira maddenin 4. fıkrasında yer alan ‘Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz’ hükmüne rağmen ortaya konan talebin nihaî amacı, bölücülüğü serbest bırakmaktır. Yapılmak istenen, düşünce özgürlüğü maskesi altında Türk milletinin mukaddeslerine küfretmenin serbest bırakılmasıdır.’’
Cinsel boykot çeteleri durdurdu
Kolombiya'da suç oranlarının en yüksek olduğu Perreira kentinde kadınların erkekleri çetelerden uzak tutmak için başlattığı "seks boykotu" olumlu sonuç verdi. Çetelerde yer alan eşleri ve sevgilileriyle, 12 gün önce cinsel ilişkiye girmeme eylemi başlatan kadınların bu kararından sonra yetkililer cinayet, silahlı çatışma ve kavga oranlarında ciddi düşüş kaydedildiğini açıkladı. Sunday Times gazetesi sadece geçen yıl Perreira'da 488 kişinin cinayete kurban gittiğini, ölenlerin yüzde 90'ının 18-25 yaş arasında olduğunu söyledi. Kolombiya medyası tarafından desteklenen eylemin 12 gün içinde suç oranlarını düşürdüğüne dikkat çeken yetkililer, bunun büyük bir başarı olduğunu söylerken kadınların eylemlerini sürdürmeleri halinde çetelerin ortadan kalkabileceğini ileri sürdüler.
BİR DE ŞARKI BESTELEDİLER
Gazetelere konuşan kadınlar da eşleri tamamen çetelerden ayrılıncaya kadar bu eyleme devam etmeye kararlı olduklarını anlattılar. Kadınlar eylemlerini desteklemek için radyolarda çalınan bir de şarkı kaydetti. Şarkıda, "Ne zaman, nasıl ve nerede olacağına ben karar veririm. Kadınlar şiddet eğilimli erkeklere karşı birleşti. Ve bacaklarını kapattı" deniyor. Eylemde yer alan kadınlardan biri de, "Onun kızmasını, cenazesine gitmeye tercih ederim" diye konuştu.
DIŞ HABERLER
'5 milyon dolarlık cezaya itiraz hakkımız var'
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Uluslararası Otomobil Federasyonu'nun (FIA) 5 milyon dolarlık cezasına itiraz edip etmeyeceklerinin belli olmadığını belirterek, "Ancak, önümüzdeki hafta çarşamba gününe kadar itiraz etme hakkımız var" dedi.
AA-Hisarcıklıoğlu, bu konuda lobi ve kulis yapıldığının farkında olduklarını ifade ederek, konuyla ilgili Türk televizyon ve gazetelerinde ne tartışıldıysa heyetin önününe gittiğini kaydetti.
Hisarcıklıoğlu, "Türkiye'de ne tartışıldıysa, hangi televizyonda kim ne konuştuysa, hangi gazetede kim ne yazdıysa, bu aynen İngilizceye çevrilmiş, heyetteki 22 tane insanının önünde" dedi.
"Türkiye'de konu bu kadar tartışılmasa büyük ihtimalle çıkmazdı, çıksa da küçük bir ceza olurdu" diyen Hisarcıklıoğlu, önümüzdeki hafta Çarşamba gününe kadar konuya itiraz etme haklarının bulunduğunu bildirdi.
İtiraz edip etmeyeceklerinin henüz belli olmadığını belirten Hisarcıklıoğlu, şu anda avukatların çalışma yaptıklarını, esas olanın Türkiye'nin menfaatlerinin savunulması olduğunu söyledi.
Yeni TCK, cezasını AZALTTI...
Halasının 16 yaşındaki kızını kaçırıp 'rızasıyla' birlikte olan kişi 7 yıl 7 ay hapse mahkum oldu
Samsun'da, evli olmasına rağmen halasının 16 yaşındaki kızını kaçırıp tecavüz ettiği iddiasıyla daha önce 8 yıl 1 ay 5 gün hapis cezasına çarptırılan şahıs, yeni Türk Ceza Kanunu'na (TCK) göre yeniden yargılandığı duruşmada, kızla rızasıyla ilişkiye girmek suçundan 7 yıl 7 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı.
İHA - Samsun 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde bugün görülen davada, 3 yıl önce Kökçüoğlu Mahallesi'nde ikamet eden halasının 16 yaşındaki kızı Ç.S.'yi kaçırarak, Çarşamba İlçesi'ne götürüp, burada arkadaşının evinde tecavüz ettiği iddiasıyla hakkında dava açılan Ahmet Z. (41) yeniden yargılandı. Mağdur Ç.S., sonuna kadar şikayetçi olduğunu belirterek, Ahmet Z.'nin ölmesini istediğini söyledi.
Ahmet Z. ise, Ç.S.'nin kendi isteğiyle geldiğini belirterek, "Hakim bey ben kızı değil kız beni kandırarak birlikte olduk" dedi.
Mahkeme heyeti, daha önce 8 yıl 1 ay 5 gün hapis cezasına çarptırılan Ahmet Z.'yi eski TCK lehine olduğu için rızasıyla küçük yaşta kızla ilişkiye girmek suçundan 7 yıl 7 ay 20 gün hapis cezasına çarptırırken, yeni TCK'ya göre de alıkoymak suçundan ceza vermedi.
(25 Eylül 2006 Pazartesi)
Kapıcının kilerinde C-4 patlayıcı çıktı
İzmir'in Balçova ilçesinde evinde PKK terör örgütüne ait 9 kilo 250 gram A4 plastik patlayıcı ele geçirilen kapıcı M.B.C. (50), tutuklandı.
Alınan bilgiye göre, işlemleri tamamlandıktan sonra adliyeye gönderilen M.B.C. cumhuriyet savcılığındaki ifadesinin ardından tutuklama talebi ile mahkemeye sevk edildi. M.B.C, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin Balçova Oyak Sitesinde apartman kapıcılığı yapan M.B.C'nin evine yaptığı baskında, kilerde saklanmış 9 kilo 250 gram A4 plastik patlayıcı ele geçirmiş, Van'dan getirildiği belirlenen patlayıcı ile Ege sahillerinde turistik bölgelerde bombalama eylemi yapılmasının planlandığı bildirilmişti
AA
Ceset başında koyu sohbet!
Antalya'nIn Alanya İlçesi'nde bir Alman turistin boğularak yaşamını yitirmesinin ardından fotoğraftaki bu manzara görenleri hayrete düşürdü. Ceset savcılık incelemesi için kumsalda bekletilirken, turistler cesedin hemen yanında sohbetlerini sürdürdü.
İncekum Beldesi'ndeki Alara Star Otel'de önceki gün öğle saatlerinde meydana gelen olayda denize giren Alman turist Schedt Löffler (66) boğularak hayatını kaybetti. Löffler'in cesedini su sporları ile uğraşan vatandaşlar fark ederek kıyıya çıkardı. Kıyıya çıkarılan cesedin yanında oturan turistlerin rahat hareketleri ve vurdumduymazlıkları görenleri hayrete düşürdü. Cesedin hemen yanında oturan turistler uzun süre sohbet ettiler. Löffler'in cesedi nöbetçi savcı tarafından incelendikten sonra ailesi tarafından Almanya'ya götürüldü.
Adem TEKİN / ANTALYA
Türkiye'ye 'cinsel uyarıcı sprey sokmak isteyen' İranlı turist, gözaltına alındı
İHA - İran'dan gelen bir yolcu, Türkiye'ye 8 valiz dolusu cinsel uyarıcı sprey sokmaya çalışırken Atatürk Havalimanı'nda yakalandı.
Atatürk Havalimanı gümrük ekipleri, Türk Hava Yolları'nın (THY) 1281 sefer sayılı uçağıyla sabah Tahran'dan İstanbul'a gelen İran vatandaşı Azeri asıllı Sadıgh Barazandeh Saber'e ait 8 valizde şüphe üzerine arama yaptı. Yapılan aramada, valizlerde paketler halinde piyasa değeri yaklaşık 200 bin YTL olan 3 bin 781 adet cinsel uyarıcı krem ve sprey yakalandı. Gümrük ekipleri tarafından gözlem altına alınan Sadıgh Barazandeh Saber, ifadesinde cinsel uyarıcı krem ve spreyleri Bakü'den piyasaya sürmek üzere İstanbul'a getirdiğini söyledi. Sadıgh Barazandeh Saber ifadesinin alınmasının ardından Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı'na sevk edilirken, cinsel uyarıcı krem ve spreylere el konuldu.
(25 Eylül 2006 Pazartesi)
AKP hükümeti, devlet politikasını göz ardı etti
Terörle savaşa El Kadı gölgesi
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla Dışişleri'nin El Kadı davasına ait itirazını geri çekmesi Türkiye'nin terörle mücadele politikasına gölge düşürdü. Türkiye bir taraftan PKK'nin üçüncü ülkelerdeki finans kaynaklarının kesilmesi, örgütün malvarlıklarına el konulmasını da içeren mücadele yöntemlerini gündeme taşırken, diğer yandan da BM Güvenlik Konseyi'nin terörist ilan ettiği kişinin Türkiye'de serbestçe faaliyet göstermesinin önünü açtı. Bu durum, Türkiye açısından bir çifte standart görüntüsünü ortaya çıkardı.
BAHADIR SELİM DİLEK /CUMHURİYET
ANKARA - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 'ın talimatıyla Başbakanlık'ın ardından Dışişleri Bakanlığı'nın El Kadı davasına ilişkin itirazını Danıştay'dan geri çekmek zorunda kalması, Türkiye'nin bugüne kadar uluslararası alanda izlediği terörle mücadele politikasına gölge düşürdü. AKP hükümeti, Erdoğan'ın bu tutumuyla bugüne kadar uluslararası alanda ''terörle ortak mücadele için anlayış birliği'' oluşturmaya çalışan Türkiye'nin devlet politikasını göz ardı etmiş oldu.
Cumhuriyet 'in ulaştığı bilgilere göre, Erdoğan'ın itirazın geri çekilmesi yönündeki talimatına Dışişleri Bakanlığı bürokrasisi direndi. Ancak siyasi talimat doğrultusunda Dışişleri Bakanlığı da itirazını geri çekmek zorunda kaldı. Ancak bir ön yazıyla Başbakanlık'ın ''İtirazı geri çekme'' kararına atıf yapıldı. Böylece Dışişleri Bakanlığı'nın siyasi talimat doğrultusunda hareket ettiğine işaret edildi.
Yapılan değerlendirmelere göre, Dışişleri Bakanlığı'nın BM Güvenlik Konseyi'nin ''terörist'' ilan ettiği bir kişiye yönelik söz konusu yaklaşımının, Türkiye'nin özellikle PKK ile mücadele konusunda oluş turulmasını istediği uluslararası anlayış birliğine ilişkin tezini de zedeledi.
Türkiye bir taraftan PKK'nin üçüncü ülkelerdeki finans kaynaklarının kesilmesi, örgütün malvarlıklarına el konulmasını da içeren mücadele yöntemlerini gündeme taşırken, diğer yandan da BM Güvenlik Konseyi'nin terörist ilan ettiği kişinin Türkiye'de serbestçe faaliyet göstermesinin önünü açtı.
Bu durum, Türkiye açısından bir çifte standart görüntüsünü ortaya çıkarırken Türkiye'nin pozisyonunu BM'deki genel yaklaşımın dışına çıkardı. Türkiye'nin terörle mücadele konusundaki pazarlık gücü zayıfladı. BM'deki genel yaklaşım 11 Eylül saldırılarının ardından, terörü besleyen finans kaynaklarının kesilmesi, teröre destek veren kişi veya kuruluşların üçüncü ülkelerdeki malvarlıklarının dondurulması, bu kişi ve kuruluşların ticari faaliyetlerine son verilmesi şeklinde oluşmuştu. Ancak gerek Başbakanlık'ın gerekse Dışişleri Bakanlığı'nın aldığı son karar, AKP hükümetinin uluslararası alandaki bu yaklaşımın dışına çıktığını gösterdi.
Türkiye'nin bugüne kadar izlediği politika ise birçok alanda olumlu etkisini göstermişti. Son olarak İngiltere Parlamentosu PKK ve PKK ile bağlantılı terör örgütlerinin bütün faaliyetlerini yasaklama kararı almıştı.
Sakıncalı isim
Suudi Arabistan kökenli Muvaffak Vakfı'nın kurucusu olan El Kadı'nın, Heyet-ül Gaza isimli yardım kuruluşuna da finansal kaynak sağladığı biliniyor. El Kadı'nın El Kaide'ye de destek sağladığı belirtiliyor. Çeşitli ülkelerdeki şirketleri ve banka hesapları arasında yoğun hareketlilik olduğu saptanan El Kadı'nın Türkiye'de Albaraka Türk Finans Kurumu'na da para yatırdığı belirlenmişti.
Atabeyler'de askeri savcı polisi işaret etti
Genelkurmay Askeri Başsavcılığı, Atabeyler Operasyonu belgelerini sızdırdığı gerekçesiyle aralarında müdürlerin de olduğu altı polisi işaret etti.
ERSAN ATAR /SABAH
Genelkurmay Askeri Başsavcılığı, Atabeyler Operasyonu belgelerini sızdıran kişilerin asker olmadığını kesinleştirdi ve Ankara Emniyeti'ndeki 6 polis şefini işaret etti. Askeri savcılığın görevsizlik kararında, olayın "Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmaya çalışma gayreti" olduğu belirtildi. Aralarında bazı asker kişilerin de bulunduğu "Atabeyler Çetesi" operasyonu devam ederken, sanıkların ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda krokiler bulunmuştu. Bu krokilerden bazılarının, Erdoğan'ın evinin çevresine, bazılarının da Erdoğan'ın danışmanı Cüneyd Zapsu'nun ortağı bulunduğu BİM mağazalarına ait olduğu belirlenmişti. Operasyonu yürüten sivil savcılık, polisten belge beklerken bu belgelerden bir kısmının bazı basın mensuplarıyla Genelkurmay Başkanlığı ana nizamiyesi önünde buluşan kişi tarafından basına servis edildiği belirlenmişti. Genelkurmay ile Emniyet Genel Müdürlüğü'nü karşı karşıya getiren bu olay üzerine Genelkurmay Askeri Başsavcılığı'nın belgeleri basına sızdıranların asker olabileceği şüphesi üzerine başlattığı soruşturma tamamlandı. Belgelerin asker kişilerce basına sızdırılmadığını kesinleştiren Askeri Savcılık, olayın soruşturma dosyasını görevsizlikkararı ile sivil savcılığa gönderme kararı aldı.
6 EMNİYETÇİ VAR
Askeri Savcılığın önümüzdeki günlerde "gereğinin yapılması için" Ankara Başsavcılığı'na göndereceği görevsizlik kararında, tamamı Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde görevli ve aralarında grup amirlerinin de bulunduğu 6 emniyet görevlisinin sicil numaraları ile üç gazetecinin isimleri yer aldı. Kararda, polis şeflerinin sadece sicil numaralarına yer verilmesinin nedeni, bu kişilerin Terörle Mücadele Şubesi'nde görevli olmalarıyla açıklandı. Askeri savcılık hazırladığı görevsizlik kararında, herhangi bir suç tanımı yapmadı. Ancak kararda, "Eylemin bir bütün halinde düşünüldüğünde, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmaya yönelik bir girişim" olduğuna işaret edildi. Bu değerlendirmenin dayanağı olarak da belgelerin Genelkurmay Başkanlığı ana nizamiyesi önünde sızdırılması gösterildi. Ankara Başsavcılığı, görevsizlik kararı ulaştıktan sonra olayı yeniden soruşturacak. Askeri savcılığın işaret ettiği emniyet görevlileri, haklarında soruşturma izni alındıktan sonra "sanık" sıfatıyla dinlenebilecek.
Danıştay tanığının sözleri etkilemez
Saygı ÖZTÜRK/ ANKARA/HÜRRİYET
Danıştay saldırganı Alparslan Arslan’ı, baskından bir gün önce Danıştay çevresinde yanında bazı kişilerle gördüğü halde, Ankara Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz tarafından "bir şey görmediğine" dair ifadesinin alınmaya çalışıldığını öne süren "sürpriz tanık" Ayşe Sağlam’ın sözleri üzerine, Yılmaz kendini savundu. Yılmaz, iddialar karşısında Hürriyet’e şunları söyledi:
YARAR SAĞLAMAZ
Suçüstü yakalanan bir sanık var. Olayın işlendiği anı görmeyen, bir gün önce yaşadığı bir olayı anlatan hanımın ’Gördüm ya da görmedim’ demesinin soruşturmayı etkileyecek hiçbir boyutu söz konusu değil. Gördüm, görmedim, demesi suçüstü yakalanan sanığa hukuki bir yarar da sağlamıyor. Ayrıca, yaptığımız teknik araştırmada da Arslan’ın o an yanında o kişilerin bulunmadığı anlaşılmıştı. O yüzden ’İfadeni değiştir’ demenin anlamı olmadığı gibi böyle bir şeyi de hiçbir Emniyet mensubu söylemez.
SÖZCÜ AÇIKLAMASI
Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü İsmail Çalışkan da konuyla ilgili yaptığı açıklamada, Danıştay saldırısının polis açısından aydınlanmış bir olay olduğunu söyledi. Çalışkan, Sağlam’ın iddiaları hakkında "Böyle bir şey söz konusu değildir. Yeni bir gelişmenin olması durumunda polis savcının talimatları doğrultusunda gereken çalışmayı yapar." dedi.
Cola'ya 7 bin YTL'lik 'Rüyamı çaldın' davası
AKŞAM
2000 yılında gördüğü rüyayı ilginç bularak Samsun'un Bafra İlçesi'nde notere onaylatan emekli öğretmen Hasan Sancak, bu rüyayı 2005 yılında Coca-Cola firmasının kendisinden olur almadan reklam filminde kullandığını öne sürüyor. Sancak, firmanın Türkiye Temsilcisi Tuncay Özilhan hakkında 7 bin YTL'lik tazminat davası açtı, davanın ilk duruşması Samsun 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dün yapıldı. Duruşma, taraf avukatlarının davayla ilgili olarak gerekli delillerin sunulması için gün istemeleri üzerine duruşma ertelendi.
Sancak'ın notere tasdik ettirdiğini söylediği rüya şöyle:'Rüyamda karnımın zil çaldığını fark ederek uyandım. Mutfağa gittim. Buzdolabını açıp yiyecek aradım. Yiyecek hiç bir şey yoktu. Açlıktan ayakta duracak dermanım kalmamıştı. Birden aklıma bilgisayarım geldi. İnternette büyük bir market arayıp buldum. Canımın çektiği ne varsa, bir bir tıkladım. Her tıkladığım yiyecek benim buzdolabına üstten dolmaya başladı. Buzdolabını ağzına kadar doldurdum. Sevincimden havalara zıplıyordum. Birden aklıma bunların parasını vermediğim geldi. Doldurduğum o yiyeceklerin hesabını yapmaya başladım. Hanımın seslenmesiyle tatlı düşten uyandığım zaman durmadan elimin ağzıma gittiğini, sanki o yiyecekleri yiyor gibi bir hal aldığını gördüm.''
301 tek değil 13 madde daha var
BİRGÜN
Türkiye İnsan Hakları Vakfı, 2006'da 18 Eylül'e kadar, 96 kişinin yalnızca yazıları nedeniyle yargı önüne çıktığını açıkladı. Vakıf Başkanı Yavuz Önen: "Ceza, Terörle Mücadele, Atatürk'ü Koruma, Basın, RTÜK yasalarının ruhu değişmeli. AKP uygulamayı bekledi; gördü"
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kalkması için yalnızca Ceza Yasası'ndaki (TCK) 301. maddenin değiştirilmesinin yetmeyeceğini, yasada "ifade özgürlüğü bakımından sorun yaratabilecek, birbiri yerine kullanılabilecek en az 14 madde olduğunu" açıkladı.
'İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KISITLANIYOR'
Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen, bu maddelerin yanı sıra, Terörle Mücadele Yasası, Atatürk'ü Koruma Yasası, Basın Yasası ve RTÜK Yasası gibi yasaların da ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte olduğunu belirtti.
'YASALARIN RUHU DEĞİŞMELİ'
Türkiye'de ifade özgürlüğünün tam anlamı ile yerleşebilmesi için bütün bu yasaların ruhunun değiştirilmesinin gerektiğini söyleyen Önen şunları söyledi:
"Aksi durumda yapılacak değişikliklerin hiçbir anlamı olmayacak ve bu maddelere bağlı olarak açılan davalar 'beraat' ile sonuçlansın sonuçlanmasın 'yargı yolu ile yıldırma' anlamını taşıyacak. Tıpkı yazar Elif Şafak'in beraat ettiği davasının yarattığı aylardır süren olumsuz atmosferde olduğu gibi."
AKP iktidarının TCK'nin yürürlüğe girmesinden bir yıl sonra, düşündüklerini yazılı ya da sözlü ifade ettikleri için yargılanan, beraat eden, mahkum olan onlarca kişi olmasına karşın 'uygulamayı bekleyelim' tavrını sürdürdüğüne dikkat çeken Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen, "Uygulama beklenmiş ve hep birlikte görülmüştür ki, ifade özgürlüğü önündeki engeller devam ediyor" dedi.
TİHV Dokümantasyon Merkezi'nin verilerine göre, 2006'da 18 Eylül tarihine kadar 96 yazar, yayıncı, gazeteci, aydın; sadece kitap ya da medyadaki yazıları nedeniyle yargı önüne çıktı. BİA
Y A Z A R L A R
Bankacılık suçları
Yaman TORUNER - Milliyet
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok, yargı yılının başlaması nedeniyle bir konuşma yaptı.
Özok konuşmasındaki bazı satırbaşlarında şunları söyledi:
· 1982 Anayasası'yla başlayan süreç içinde, yargı bağımsızlık ve güvenceden yoksun bırakılmış, yargıda görev yapanlar memurlaştırılmış ve yürütme organına bağlı hale getirilmiştir.
· Bunun temel nedeni, siyasi iktidarların güçlü ve tam bağımsız bir yargı istememesidir.
· Türkiye, AB ilişkilerinde hep taviz veren, teslimiyetçi, yeterince tavır koyamayan, elde ettiği hak ve yetkileri savunamayan ve kullanamayan bir görüntü çizmiştir.
Hedef hukuk devleti olmak
· Yeterince tartışılmayan ve altyapısı oluşturulmadan çıkarılan Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yapılan düzenleme ve değişikliklerde büyük hatalar yapılmıştır.
· Temel hedef, kanun devleti değil, hukuk devleti olmak, olmalıdır.
· 5020, 4672, 5040 ve 5411 sayılı yasaların olanaklarını arkasına alan BDDK ve TMSF, yetkilerini hukukilik anlamında değil, kanunilik anlamında acımasızca kullanmaktadır.
Konuşma medyada büyük yankı buldu. BDDK ve TMSF haklı olarak, "Biz adalet dağıtmıyoruz. Kanunlarla verilen yetkileri kullanıyoruz" dediler. Zaten, Özok da bu kurumlardan çok, kurumlara bu yetkiyi verenleri hedef almıştı.
Adalet Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı hâkimlerinden Dr. Uğur Yiğit, birkaç hafta önce, bu konuları da kapsamına alan "Bankacılık Suçları" isimli bir kitap yayımladı.
Sıkıntılar dile getiriliyor
Yiğit, kitabında, Özok'a paralel görüşler dile getirdi. Yiğit, kitabını tanıtma iletisinde diyor ki:
"5411 sayılı Bankacılık Kanunu bir tepki kanunudur. Tıpkı 1982 Anayasası'nın terörü gerekçe göstererek temel hak ve özgürlükleri sınırlayan düzenlemeler getirmesi ve bu hükümlerden kurtulmak için 20 yıldır uğraş verilmiş olması gibi, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu da yaşanan birtakım kötü olayları gerekçe göstererek ileride daha da vahim sonuçlar doğuracak düzenlemeler getirmiştir.
Bankalar, BDDK'dan çekindikleri için bu hususları doğrudan dile getiremiyorlar. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ile birlikte, bankacılık sektörü, ağır ceza tehditleri altında ve BDDK ve TMSF'nin olağanüstü yetkilerle donatıldığı, buna karşın sorumluluklarının olmadığı, adeta sıkıyönetim koşulları altında çalışmak zorunda olunan güvensiz bir döneme girmiştir."
Bu konulardaki sıkıntılar artık ciddi biçimde dile getiriliyor. Yapılması gereken, sıkıntıları dile getirenleri suçlamak değil, sıkıntıların üzerine gitmektir. Yargı ve hukuk hepimize lazımdır.
CUMHURİYET /DÜNYADA BUGÜN /ALİ SİRMEN
Kavramları Yerli Yerine Oturtmak
Ortalık toz duman olup da, hiçbir şey açık biçimde görünmez olunca yapılması gereken ilk iş, kavramları yerli yerine oturtmaktır. Elif Şafak 'ın, hakkında TCY'nin 301. maddesinden açılan davadan daha birinci celsede aklanması, hiç kuşkusuz sevindiricidir.
Düşüncenin ve sanatın, teröre açıkça çağrı yapılıp, yakın tehlikenin ortaya çıkması durumu dışında artık sansürlenmesi, cezalandırılması düşünülemez.
Türklüğe en büyük hakaret ve aşağılama da, Türklerin sanat eserlerini cezalandıran bir toplum durumuna düşürülmeleridir. TC vatandaşı olarak Elif Şafak'ın aklanmasına bu yüzden çok sevindim.
Yalnız bir noktayı görmezden gelemeyiz. Mahkemenin, daha birinci duruşmada, savcının da talebine uyarak verdiği aklanma kararı, sorunu ortadan kaldırmıyor.
Yani, ''görüyorsunuz efendim, yargı 301. maddeyi demokrasiye aykırı bir şekilde yorumlamıyor, uygulama da gösteriyor ki, bu maddenin kalmasında bir sakınca yoktur'' düşüncesi doğru değildir.
Ceza yasalarında, esnek, her yana çekilebilen, suçun kanuniliği ilkesi ile çelişen maddelerin bulunması son derecede sakıncalıdır.
Türkiye'de geçmişte 141- 142. maddeler kimi zamanlar daha liberal, kimi zamanlar da daha otoriter biçimde yorumlanmışlardır. Aynı tehlike günümüzde de vardır. Bu yüzden, 301. madde yeniden ele alınıp, düzenlenmelidir.
AB'nin 301. maddeyi istemediği doğru.
TCY 301, yalnız AB'ye karşı uymayı yükümlendiğimiz ilke ve anlaşmalarla değil, TC'nin imzaladığı daha başka bir sürü anlaşma ve uymayı kabul ettiği ilke ile de çelişmektedir.
Şimdi, AB 301. maddeye karşı çıkıyor diye, bizim demokrasiye aykırı bir uygulamada direnmemizin bir anlamı yoktur. Bizim 301. maddeyi -AB karşı çıkmasa, hatta tam tersine illa istese bile- kendimiz için değiştirip, yeniden düzenlememiz gerekmektedir.
Şöyle bir geçmişe bakalım. Osmanlı İmparatorluğu, 1838 yılında İngiltere ile bir tür gümrük birliği olan, Londra'nın çok lehine, İstanbul'un da aleyhine işleyen İngiliz-Türk Ticaret Anlaşması'nı imzaladı. Aradan çok az bir süre geçtikten sonra da, bu anlaşmanın doğurduğu ekonomik ilişkilerin yürütülmesi için zorunlu olan hukuki ve sosyal reformları öngören Tanzimat Fermanı imzalanmıştı.
Her iki metnin de hazırlayıcıları aynıydı, Mustafa Reşit Paşa ve İngilizler.
Doğrusu 1838 Baltalimanı Anlaşması ve Osmanlı'nın hesapsız istikrazı ve israf, imparatorluğun yarı sömürge haline gelmesine yol açmıştı.
Bu gerçeği çoğu tarihçi kabul ediyor. Ama biz bu olgudan yola çıkarak, ''Tanzimat, İngilizlerin dayatmasıyla yapıldı'' diye Tanzimat'ın insanların yargılanmadan mahkûm edilmelerine, mallarına el konmasına, ırk ayrımı yapılmasına, devlette görev alanlara keyfi yaptırımlar uygulanmasına devam mı etmeliydik? 1838 Anlaşması'nın sakıncalarını görelim, ama Tanzimat'ın Osmanlı'da hukuk kavramının gelişmesindeki katkısını da görmezden gelmeyelim.
Bu arada, demokrasinin yerleşmesi ve özgürlüklerin korunmasında birinci etkenin kamuoyunun duyarlığı olduğunu da unutmamak gerek.
Bu noktada, ne yazık ki toplumumuzda egemen olan bir çifte standardın varlığını görmezden gelemeyiz.
Kabul etmek gerekir ki, bugün toplumumuzda çeşitli düşünce akımları mevcut; bu durum, demokrasinin doğal bir sonucu. Ne var ki, her akımın bireylerinin kendine yakın gördüğü kişilerin özgürlüklerinin tehdit altına düşmesine duyarlılık gösterirken, kendine yakın görmediği, hatta uzak bulduğu kişi veya grupların özgürlüklerine aynı duyarlılığı göstermediklerine tanık olmaktayız.
Şu anda, kimi çevreler için Türkiye'de adeta iki grup var. Birinciler, özgürlükleri değerli ve savunulası olanlar, ikinci gruptakiler ise, özgürlükleri o denli önemli ve değerli olmayanlar.
Bu ayrımın, bu çifte standardın, herkes için zararlı olduğunu belirtmek gerek.
Evet, Elif Şafak'ın özgürlüğü hepimizin özgürlüğüdür, tıpkı Muazzez İlmiye Çığ 'ın özgürlüğü gibi.
CUMHURİYET /GEÇMİŞTEN GELECEĞE /ORHAN ERİNÇ
Geç Kalan Soru...
Siyasetin hukuka istediği gibi yön verme alışkanlığı, Türk Ceza Yasası yenilenirken yeniden depreşmişti.
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarlarının yasa maddelerini neredeyse ''kendi görüşündekilere uygulanacaklarla uygulanmayacaklar'' diye ikiye ayırdığını söylemek, sanırım haksızlık olmaz...
Laiklik açısından önem taşıyan kimi maddelerdeki suç tanımlarının yumuşatılması ve öngörülen hapis cezası sürelerinin azaltılmış olması henüz unutulmadı.
Buna karşın aralarında son günlerin güncel tartışma konularının başında yer alan 301. maddenin de yer aldığı benzer maddeler için ''Nuh deyip peygamber dememek'' benzeri anlayıştan vazgeçilmedi.
AKP'nin, genel başkanına demir dövdürerek yansıttığı milliyetçilik şovu, yasa yapılırkenki yaklaşımına yeni bir boyut kazandırdı, diye düşünüyorum.
Milliyetçi Hareket Partisi'nin barajın altında kalmış olmasını kendi başarıları olarak görüyor ve o görüştekilerden aldıklarını sandıkları oyları yitirmek istemiyorlar.
Oysa MHP'nin barajı aşamaması AKP'ye kaçan oylardan değil, Genç Parti'nin aldığı oyladan kaynaklanmıştı.
Korkunun ecele faydası olmadığı gibi ümmetçiliğin yanı sıra milliyetçiliğe sarılmanın bir fayda sağlamadığını, zamanı geldiğinde göreceğiz.
AKP için böyle düşünmenin yanlış olmadığını sanmak kolay ama, Cumhuriyet Halk Partisi'nin benzer yaklaşımına sıra gelince insan ne diyeceğini bilemiyor.
Türk Ceza Yasası Tasarısı Ecevit Hükümeti tarafından Meclis'e sunulmuştur. 3 Kasım 2002 seçimiyle kadük oldu. CHP o süreçte Meclis'te olmadığı için bir değerlendirme yapma olanağı yok. Bu nedenle süreci 3 Kasım 2002 ile başlatmak gerekiyor.
Adalet Komisyonu'nda oluşturulan alt komisyon o tasarıyı, evirip çevirerek AKP'nin istedikleri doğrultusunda yeni bir kalıba soktu.
Tasarıyla ilgili alt komisyon raporunun tartışmaya açıldığı tarih 4 Haziran 2004'tür.
Ardından Adalet Komisyonu'nda görüşülme dönemi başlamış, Meclis'te de 26 Eylül 2004 günü, 1 Nisan 2005 günü yürürlüğe girmek üzere kabul edilmiştir.
Eleştirilerin yoğunlaşması nedeniyle yürürlüğe girişi 1 Haziran 2005'e ertelenmiş ve kimi değişikliklerle yeniden yürürlüğe sokulmuştur.
Süreci bir kez daha tarihleri yineleyerek anımsatmamın nedeni, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal 'ın çok kısa bir süre önce tartışmalara ''301 diğer ülkelerde de var mı?'' sorusuyla katılıp yanıtını da yine kendisinin ''301 diğer ülkelerde de var'' diyerek vermiş olması.
''Peki 301 diğer ülkelerde var da, onlarda niye bu maddeden yargılama yok?'' sorusuna, doğrusu yanıt bulamadım.
Şayet Baykal, sorusunu yasa yapılırken sormuş ve uzmanları ciddi bir çalışma yapmış olsaydı, suç tanımının bizdeki gibi olmadığını görecekti.
301. madde ve Elif Şafak davası – II
Zülfü Livaneli (23.09.2006)
Türk Ceza Kanunu ve Avrupa ülkelerinin ceza kanunlarını 301. madde açısından karşılaştırmaya devam edelim.
* Fransız hukuku bakımından daha değişik bir durum söz konusu.
Bu suça Fransız Ceza Kanunu’nda değil de 27 Temmuz 1881 tarihli Basın Özgürlüğüne Dair Kanun’da yer veriliyor.
Bu kanunun 30. maddesinde mahkemelerin ve ordunun tahkiri cezalandırılırken 31. maddede bakanlara, meclis üyelerine ve kamu görevlilerine, görevleriyle ilgili olarak yapılan hakaretler konu ediliyor.
* İtalyan hukukunda, yürürlükteki ceza kanununun 290. maddesi “Cumhuriyetin, anayasal kurumların ve silahlı kuvvetlerin tahkir ve tezyifi” başlığını taşıyor.
Karşılaştırmalı hukuk açısından bakıldığı zaman bu ülkelerin hiçbirinde Türk Ceza Kanunu’ndaki “Türklük” vurgusuna benzer bir kavrama rastlanmadığı görülüyor.
Devlet aleyhindeki suçları ele alan diğer maddelere ise Avrupa ülkelerinde çok istisnai durumlarda başvurulmaktadır.
Türkiye’de ise 301. maddeye adeta sistematik olarak başvuruluyor, hatta zaman zaman bu maddenin kullanılmasında adeta bir toplumsal baskı oluşturuluyor.
301. maddenin gerekçesine baktığımız zaman “Türklük” kavramının “Türk ulusu” kavramından daha geniş bir biçimde nitelendirildiğini görüyoruz.
Madde gerekçesinde Türklük kavramının, “dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar Türklere has müşterek kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık” olduğu belirtiliyor.
Oysa hepimiz biliyoruz ki Atatürk, Türk olmayı “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” cümlesiyle tarif etmiştir.
Bu nedenle maddedeki Türklük vurgusu, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ırk temeli üzerine kurulmayan cumhuriyet felsefesiyle çelişmektedir.
Bütün bunları göz önünde bulundurarak verdiğimiz kanun değişikliği teklifinde önerdiğimiz gibi “Türklük” kavramı yerine “Türk Ulusu” kavramı kullanılsaydı, 301. madde Anayasa’nın 66. maddesine uygun hale gelecek, Türklükten zaman ve mekân bakımından ne anlaşılması gerektiğini belirtecek biçimde somutlaşacak ve böylelikle birçok yanlış anlamanın önüne geçilecekti.
Önerdiğimiz değişiklik her şeyden önce daha çağdaş bir yorumdur ve Orhan Pamuk, Elif Şafak davaları gibi birçok “ırk vurgusu” taşıyan davanın önüne geçebilir.
Bütün bu olanlara baktığımda dikkat çekmemiz gereken çok tehlikeli bir gelişme olduğunu görüyorum.
Çoğunluğun paylaşmadığı bir görüşü ya da eleştiriyi dile getiren bir yazar, bunu “şöhret olmak” ya da “Batı’ya yaranmak” için yapıyordur yolunda tuhaf bir yargı oluşuyor ya da oluşturuluyor.
Bu hastalıklı bir savunma mekanizmasıdır ve bu tür yaklaşımların yaygınlık kazandığı toplumsal ortamlarda ifade özgürlüğünün varlığından söz edilemez.
Sanatçıların, yazarların varoluş nedeni içinde yaşadıkları toplumu, o toplumu daha iyiye götürmek adına, eleştirmektir. Dünya edebiyatının en büyük yazarları hep kendi toplumlarına ayna tutmuş, kendi ülke ve insanlarını kıyasıya eleştirmişlerdir.
Bugün görüyoruz ki yazarlar, toplumun katılmadığı, paylaşmadığı düşünceleri dile getirdiklerinde, hukuksal çerçevenin dışına çıkılması, 301. maddenin toplumsal intikam amacıyla kullanılması ihtimali ortaya çıkıyor. Dava süreçlerinde şahit olduğumuz şiddet ve linç görüntüleri bunun korkutucu bir göstergesi.
Bu sebeple, 301. maddenin tanımladığı suçun koruduğu hukuki yararın sınırlarının oldukça net bir biçimde ve ifade özgürlüğünü ihlal etmeyecek şekilde yeniden çizilmesi gerekmektedir.
301'in meşhurları
Melih AŞIK - Milliyet
Yeni Türk Ceza Kanunu'nun 301'inci maddesi yasada yazıldığı gibi "Türklüğü, Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni" gerçekten koruyor mu? Yoksa aksi tesir mi yapıyor?
Uluç Gürkan dostumuz geçtiği notta durumu güzel incelemiş...
Uygulamada madde, hukukçular arasında farklı biçimlerde yorumlanıyor. Kimi hukukçular, başkaları tarafından söylenen olumsuz sözlerin nakledilmesini bile 'suç' sayabiliyor. O sözler, nerede, nasıl ve hangi amaçla yayımlanmış olursa olsun, şikâyet konusu olabiliyor ve davalar açılabiliyor.
Bu da 301'inci maddenin belirsizliğinden, açık anlatımıyla, herkesin kendine göre yontacağı ve "Türklük" vurgusuna dayanarak ırkçılığı ön plana çıkarabileceği bir içerik taşımasından kaynaklanıyor.
Gerekli yasal değerlendirme yapılmadan, onun bunun öfke dolu şikâyetiyle rasgele açılan davaları hep birlikte izliyoruz. Bu davalar, Türkiye'de düşünce ve anlatım özgürlüğü olmadığına bütün dünyayı inandırıyor. Türkiye düşmanlarının değirmenine durmaksızın su taşıyor.
Sonuçta, "suçun yasal unsurları oluşmadığı" gerekçesiyle tek celsede, hatta suçlananların savunmasının alınmasına dahi gerek duyulmadan yargıda gerçekleşen beraat kararları da Türkiye hakkındaki bu olumsuz kanıyı değiştirmiyor.
Dahası, aralarında Elif Şafak ve Orhan Pamuk gibilerinin de olduğu üç beş kişi de hiç hak etmedikleri ün ve paraya kavuşuyor.
Burada yapılması gereken bellidir. Bana "Türkiyelilik" safsatasını da anımsatan ve uygulamada istismara kapı açan 'Türklük' gibi sınırı belirsiz bir kavram yerine 'Türk ulusu' gibi somut bir kavram kullanılabilir. 'Aşağılama' gibi her türlü eleştiriyi de kapsayabilecek suç tarifinin yerine bütün dünyada kullanıldığı biçimiyle 'nefrete' işaret eden çok daha belirgin ölçütler getirilebilir. Suçun kovuşturulması da önceki ceza yasasındaki biçimiyle "izne tabi" tutulabilir... Bu konuda bir çare bulunması şart...
Zeynep GÖĞÜŞ /HÜRRİYET
Elif Şafak davası
PERŞEMBE günü saat 10.15. Aracımız Haliç Köprüsü’nden Beyoğlu Adliyesi’ne döner dönmez gördüğüm manzara karşısında içim cız etti.
Atatürk’ün büyük boy kalpaklı posterleri ve Türk bayraklarını taşıyan bir grup, 301. madde kapsamında Türklüğe hakaretten yargılanacak olan yazar Elif Şafak’ı protesto için oradaydı. Benim için bu görüntünün camilere sığınıp gecekondu yıktırmamak için duygu sömürüsü yapanlardan çok da farkı yoktu. Cumhuriyetin kurucusunu yerli yersiz böyle gösterilerle marjinalleştirmeye çalışanlar, "ulusal değerler"e ve "Türklüğe" asıl zarar veren tarafın kendileri olduğunun bilincinde elbette değiller.
Göstericiler Adliye’nin bahçesine alınmamışlardı, destekçiler ise içerideydi.
Destekçiler deyince, çoğu artık yaşını başını almış sol kökenli 68 kuşağı aydınları. Birkaç dernek temsilcisi. Uluslararası birkaç temsilci. Kadın kuruluşlarından temsilciler. Yaklaşık 10 kişilik genç bir grup. Benim gibi dava izlemek için değil destek anlamında orada bulunan birkaç gazeteci.
İşin doğrusu o ki davayı takip etmek için gelmiş olan Türk ve yabancı medya mensuplarının sayısı her iki tarafın toplamından da fazlaydı. Davanın sonunda müdahil avukatların üzerlerinde uçuşan cübbeleri, kurt işareti yaparak ve ağza alınmayacak küfürler savurarak önümden geçişlerini ise etkileyici bir sinema sahnesi gibi unutmak mümkün olmayacak. Tabii bu arada destekçilerin arasına karışmış olan küçük gençlik grubunun yumruklar havada slogan atmaya başlaması da provokatif ortamı iyice keskinleştirmekten başka bir işe yaramadı. Bu noktada emniyet güçlerinin işi de zor. Kimin gerçekten entelektüel anlamda destekçi, kimin ise bu fırsattan istifade ortalığı bulandırmaya çalışan tipler olduğunun ayrımını yapmak mümkün değil.
Sonuç benim açımdan "Türklük" adına sevindirici oldu. 301. maddenin olur olmaz nedenlerle kullanımı başımızı umarım bir kez daha böyle ağrıtıp hepimizi ele güne rezil etmez. Türkiye’de kafalar değişmedikçe maddenin yeni baştan ele alınması kaçınılmaz görünüyor.
Elif Şafak’ın "Baba ve Piç" romanını okumayanlara tavsiye ediyorum. Benim de bu romanda katılmadığım noktalar var. Mesela Avrupa’daki bazı araştırmalar, Mimar Sinan’ın Latince ve İtalyanca da bilmesinden yola çıkarak, bir Osmanlı paşası tarafından sahiplenilen annesinin Hırvat ya da Avusturyalı olması ihtimalini yabana atmamaktalar. Ama esas mesele bu değil. Farklı düşünceye tahammül etmeme bir hastalığımız olarak sürüyor. Daha da kötüsü, sırf adı bir yerlerde canımızı acıttığı için okumadığımız bir romandan yola çıkarak cepheleşmelerdeki yerimizi alabiliyoruz. Elif Şafak’ın romanının adı Baba ve Piç yerine Baba ve Kızı olsaydı aynı tepkiler gösterilecek miydi? Bakın bunda bile emin değilim.
Cemil Çiçek, galiba haklı çıkacak
Mehmet Ali Birand - POSTA
Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile, KRİTER'in Pazartesi günü Radikal ile birlikte dağıtılacak olan sayısı için bir söyleşi yapıyordum. Çiçek sürekli olarak, aynı yaklaşımı tekrarlıyordu:
- Kardeşim herkes çok sabırsız davranıyor. Biraz bekleyin, Adalet kendi ince ayarını yapacaktır. Şimdiye kadar çıkan kararlara bakılacak olursa, bu yönde önemli adımlar atıldığı görülecektir.Yasaların suç olarak niteledikleri herşeye net bir açıklama getiremezsiniz.Bunlar, içtihatlarla kendi içinde gerçekleşir.Her sıkışıklıkta yasa çıkararak bir yere varamayız.
Cemil Çiçek, Elif Şafak davasının beraatle sonuçlanmasından sonra yine aradı. "Ben dememiş miydim ?"diye takıldı.
Doğrudur.
Demişti.
Eğer yargıtay da onayını verirse,Çiçek haklı çıkacak.
Ancak şu anda Elif Şafak'ın davasından söz ediyoruz. Şafak tanınmış bir yazar. Bütün dünyanın gözü bu davanın üstünde ve daha da önemlisi, Türkiye' nin önemli bir bölümünün de üstünde titrediği bir dava.
Peki, bir de adını sanını duymadığımız birçok davalı var. Onların bir bölümü mahkum oluyor, bir bölümü eziyet çekiyor.
Adaletin kendi içtihatını oluşturması iyi de, acaba kendimize bu kadar eza çektirmeden bu işin içinden çıkamaz mıyız?
301 AB İÇİN DEĞİL, BİZİM İÇİN DEĞİŞMELİ
Cemil Çiçek ile aynı görüşte olmadığım bir nokta var. Bakan sürekli şekilde, 301'in AB için değiştirilmesinin istendiğini, AB' nin dayattığının üstünde duruyor.
Evet, Avrupa Birliğinin bu madde hakkında birçok girişimleri oldu. Ancak , Adalet Bakanının görmediği veya görmek istemediği bir nokta var . O da, AB'nin 301 itirazları, daha çok Türkiye içinden çıkan tepki seslerinin yansımasından ibarettir.
301 için AB değil, Türkiyenin bir bölümü dayatmaktadır.
Yani, 301'e bizler karşıyız.
301 değiştirilecekse, AB için değil, bu ülkenin insanlarının rahat yaşamaları ve fikir özgürlüklerini sonuna kadar kullanılabilmeleri için değiştirilecektir.
KERİNÇSİZ VE DOSTLARI BU DEFA FENA KAYBETTİLER…
Bu köşe'de, Kerinçsiz'in Türkiye'nin yetiştirdiği en iyi propagandacı olduğunu yazmıştım. Bu görüşümü hala sürdürüyorum.Elif Şafak davasında da yine tüm dikkatleri üstüne topladı. Koca koca partilerin, özellikle MHP' nin yapamadığını, birkaç arkadaşıyla birlikte gerçekleştirdi. AB'ye karşı kadroları hareketlendirmesini bildi. Görüşlerini paylaşmıyorum, ancak yine de hakkını vermek gerekir. Adam kendi başına bir olay.
Hangi olayın üstüne gideceğini, ekibini nasıl örgütleyeceğini son derece iyi biliyor.Nasıl konuşacağını, neler söyleyeceğini, kameralar karşısında nasıl hareket edeceğini de biliyor. Tabii durum böyle olunca, Manşetlerden inmiyor. Ekranların aranan insanı oluyor.
Ancak, doğrusunu da söylemeliyiz ki, Kerinçsiz'in yükselişinde medyamızın da büyük rolü var. Eğer bizler onu gazete sayfalarına ve akranlara çıkarmamış olsaydık, şimdi kimseler onu tanımayacaktı.
Bütün bunlar işin medyaya yansıyan yönleri…
Bir de alınan sonuç var ki, işin o tarafı çok kötü.
Şimdiye kadar hangi konuya el attılarsa, neyi engellemeye çalıştılarsa, başarılı olamadılar.Yurt içi ve dışındaki medyanın dikkatini çekmekle kaldılar. Ne Ermeni Konferansı, ne Orhan Pamuk, ne de Elif Şafak olayı…
Kerinçsiz ve Hukukçu dostları belki önümüzdeki seçimlerde MHP'den milletvekili dahi olacaklar, ancak göğüslerini kabartarak "Ülkemi yurt dışında şöyle temsil ettim, böyle onurunu korudum" diyemeyecekler.
Bakalım Kerinçsiz ve dostlarını hangi olayda yeniden karşımızda göreceğiz…
KRİTER, PAZARTESİ RADİKAL İLE GELİYOR
Avrupa Birliği konularında yayın yapan tek dergi sayılan KRİTER, Pazartesi günü RADİKAL gazetesiyle birlikte dağıtılacak.
Bu ayki derginin içi yine çok dolu...
Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile söyleşi, Türkiye'nin 301 inci madde konusundaki yol haritasını ortaya çıkarıyor. KRİTER, 301 konusunda hükümetteki görüş ayrılıklarını, Avrupa Komisyonunun koridorlarında neler konuşulduğunu ve Avrupa Parlamentosunda Türkiye'ye karşı neden hoyratça davranıldığını araştırıyor.
KRİTER'de siyasi haberlerin yanısıra, AB fonlarından nasıl yararlanabileceğiniz, Üniversiteler ve KOBİ'ler için AB'nin yarattığı fırsatlarla ilgili önemli makaleler dre bulacaksınız.
[YORUM - ÜMİT KARDAŞ]
Demokrasiye 301.madde ayıbı!
301. madde gibi ifade özgürlüğüne çok rahat müdahale edilebilecek uygulamalara yol açandüzenlemelerin kaldırılması gerekmektedir. Kavramların ve kurumların saygınlığıözel ceza maddeleriyle korunamaz.
İfade özgürlüğünü sınırlayan ve kolayca uygulanan eski TCK 159. madde, yeni TCK 301. madde düzenlemesiyle çok daha kolay uygulanır hale getirilmiştir. Üç hususu tartışmak gerekir.
1) Türklük, cumhuriyet gibi kavramları özel bir madde ile korumaya gerek var mıdır?
Türklük açısından: 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’nda bulunmayan bu kavram 1926 tarihli TCK’ya konulmuş olup, bu kavrama ilişkin hiçbir gerekçe gösterilmemiştir. Bu kavramın karşılığı faşist nitelikli İtalyan Ceza Kanunu’na 1930 tarihinde girmiştir. 1936 yılında maddede değişiklikler yapılırken Türklüğü tahkirin yabancı ülkede bir Türk tarafından yapılması durumunda cezanın arttırılması öngörülmüştür. Ancak bu değişikliğin de gerekçesi yazılmamıştır. Doktrindeki görüşlerden ve içtihatlardan oluşan gerekçelere göre devletin millet unsuru devletin varlığı ve bu varlığın devamlılığı yönünden önem taşımakta, milletin bölünmezliği, devletin varlığı içinde moral bir değer ve güç ifade etmektedir. Devlet ve milleti simgeleyen alametlerin korunması millet bütünlüğü duygusunun korunması, ile çok yakından ilgilidir. Nitekim 1982 Anayasası’nın başlangıç bölümünün 1. ve 5. paragraflarındaki ‘Türk milleti, Türk milli menfaatleri, Türklüğün tarihi ve manevi değerleri, Türk devletinin bölünmez bütünlüğü’ gibi vurgulamalar da bu gerekçelere destek sağlamaktadır. Bu gerekçelerden çıkan sonuç, milletin bir devleti olmadığı, aksine devletin bir milleti olduğudur. Devleti kuranlar bir millet yaratmışlardır ve bu milletin devletin vesayeti altında tutulup, kollanması gerekmektedir. Devlet kavramı, millet kavramı ile aynileşmekte ve devlet kavramı milleti de kapsamaktadır. Bu anlayışta devletin bir hizmet aracı olarak millet tarafından toplumsal bir uzlaşma ile kurgulanması düşüncesi yer almamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin demokratikleşmesi ve özellikle ifade özgürlüğünün sağlanması büyük bir anlayış değişikliğini gerektirmektedir. Devletin aynı sınırlar içinde, aynı coğrafyada yaşayan her türlü etnik kimliğe ya da inanca sahip yurttaşlarına hizmet etmek için kurulmuş bir organizasyon olduğu anlayışının bulunduğu yerde etnik bir kimliğe vurgu yapmak anlamsızlaşır. Devletin bir millet yarattığının ve tek etnik vurgulu bu milletin devletle iç içe girdiğinin düşünüldüğü bir yerde Türklük kavramı devleti de kapsar bir şekilde ceza kanunu koruması altına sokulmuştur. Eğer Türkiye coğrafyasında yaşayan insanlar devlete Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı üst kimliği ile bağlı iseler tüm alt kimliklerinin eşitliği söz konusudur. Bu durumda Türklüğün aşağılanmasının suç olarak kabul edilmesi karşısında Kürtlerin de, Lazların da, Ermenilerin de diğer alt kimliklerin de kendileri için bir düzenleme isteme hakları ortaya çıkar. Görülmektedir ki tek etnik kimliğe çoğunluk da olsa sürekli üst kimlik gibi vurgu yapmak siyasal birliği güçlendirmemekte, aksine zayıflatmaktadır. Bu nedenlerle demokrasiye ve siyasal birliğe zarar veren bu suçun kaldırılması gerekmektedir. Kaldı ki yeni TCK’nın 216. maddesinin 2. fıkrasındaki düzenleme kamu barışını sağlamaya yeterlidir. Bu düzenlemeyle halkın bir kesimini sosyal, sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak aşağılamak cezalandırılmıştır.
Cumhuriyet Kavramı açısından:
Gerek 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’nda gerekse TCK’nın 159. maddesinin ilk şeklinde cumhuriyet kavramı geçmemektedir. 1936 yılında hükümet teklifinde olmadığı halde cumhuriyeti tahkir etmek de madde kapsamına alınmıştır. İtalyan Ceza Kanunu’na ise bu kavram cumhuriyetin ilanıyla birlikte 1947 yılında girmiştir. Anayasa Mahkemesi cumhuriyet sözcüğü ile adlandırılanın devlet sistemi olduğuna işaret ederek, değişmezlik ilkesine bağlananın cumhuriyet sözcüğü olmayıp, anayasada nitelikleri belirtilmiş olan cumhuriyet rejimi olduğunu belirtmektedir. Böylece Anayasa Mahkemesi cumhuriyeti çok geniş manada anlamaktadır. Bu durumda devletin nitelikleri de cumhuriyet sözcüğü içine alınarak korunmaktadır. Nitekim 301. madde gerekçesinde açıkça, cumhuriyetten, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anlaşılacağı belirtilmiştir. Oysa doktrin, cumhuriyet kavramının genişletilemeyeceğini savunmuştur. Doktrinde cumhuriyetin hukuk terimi olarak herhangi bir devlet yetkisinin soydan geçme yollarla bir hanedana bırakılmasını yasaklayan bir devlet biçimi olduğu, Anayasa Mahkemesi’nin cumhuriyet sözcüğüne Anayasa’nın başka ilkelerini ekleyerek o ilkelere de değişmezlik kazandırma yetkisine sahip olmadığı belirtilmiştir.
Uygulamada Yargıtay’ca da cumhuriyetten anlaşılanın Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğu belirtilmiş, devlete yönelik hakaretler cumhuriyete yapılmış gibi kabul edilmiştir. Burada da Türklük kavramı gibi cumhuriyet kavramı da devletle özdeşleştirilmiştir. Hukukta bu tür soyut ve içinin doldurulması tartışmalı kavramlar üzerinden suç yaratmak demokratikleşme ve ifade özgürlüğü açısından sakıncalıdır. Cumhuriyetin ceza kanunuyla korunmasına ihtiyacı bulunmamaktadır. Bu nedenlerle bu suçun da kaldırılması gerekmektedir.
2) Devletin silahlı güçlerini özel bir madde ile korumaya gerek var mıdır?
Maddenin gerekçesinde devletin askerî ve emniyet teşkilatının yani silahlı güçlerinin neden özel bir maddeyle korumaya alındıkları belirtilmemiştir.1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’nun 126. maddesinde anayasal kuruluşlar alenen tahkir ve tezyif eylemlerine karşı korunmuş olup, silahlı güçlerden söz edilmemiştir. İtalya’da daha sonra ordunun anayasal organ olup, olmadığı tartışılmıştır. 1930 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’nda ordu da madde kapsamına alınmıştır. Alman Ceza Kanunu’nda silahlı güçler bu tür özel bir koruma altına alınmamıştır. Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik rejimlerde üç ana erk bulunmaktadır. Askerî güçler veya emniyet güçleri bunların dışında ayrı bir erk değildirler. Bu güçlerin doğal yerleri yürütmenin içidir ve bu güçler yürütme erkinin emrinde ve parlamentonun gözetimi ve denetimi altındadırlar. Bu bakımdan söz konusu güçlerin özel bir koruma altına alınmalarına gerek bulunmamaktadır. Yeni TCK’nın hakaret suçunu düzenleyen 125. maddesinin 5. fıkrasında kurul halinde çalışan kamu görevlilerine hakaret edilmesi durumunda suçun kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılacağı belirtilmiştir. Silahlı güçlerin hakarete uğramaları durumunda ceza yargılamasına ve tazminat davası yoluyla hukuk yargılamasına başvurma olanakları vardır.
Demokrasinin sağlığı için 301 kaldırılmalı
3) TBMM, hükümet ve yargıyı özel bir madde ile korumaya gerek var mıdır?
Her üç organın da tüzel kişilikleri bulunmamaktadır. Bu nedenle tüzel kişilikleri olmayan organların manevi kişilikleri de bulunmamaktadır. TBMM millete ait olan bir egemenliği en yüksek düzeyde kullandığından bilimsel anlamda olmayan manevi kişilik sembolik olarak tanınmış olmaktadır. Hükümet ve yargı için de aynı durum söz konusudur. Doktrinde bunun dışında söz konusu organların gördükleri fonksiyon itibariyle korunmaları gerektiği görüşü de öne sürülmüştür. Eski TCK 159. maddede alenen tahkir ve tezyifin her üç organ bakımından da manevi kişiliklerine yönelik olması aranmaktaydı. Bu soyutlamanın maddenin gelişigüzel uygulanmasını önlediği açıktır. Yeni düzenlemede bu unsur kaldırılmış ve maddenin sınırları belirsiz duruma gelmiştir. Yine eski madde suçun oluşması için tahkir ve tezyifi (hakaret ve aşağılamayı) bir arada aramış olmasına rağmen yeni maddede sadece aşağılama (tezyif) cezalandırılma için yeterli görülerek maddenin daha kolay uygulanmasının yolu açılmıştır. Demokratik sistemin üç ana unsuru olan bu organların korunmaya ihtiyaçları olup olmadıkları tartışılabilir. Kanımızca yeni TCK’nın 125. maddesindeki düzenleme koruma sağlamaya yeterlidir. Söz konusu organlar kurul olarak çalışmaktadırlar. Bu organlar ve kurulları görevlerinden dolayı hakarete uğradıklarında suçun kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılacağı öngörülmüştür.
İfade özgürlüğünün demokratik bir toplumda ne anlama geldiği AİHM’nin Handyside örnek kararında belirtilmiştir. “İfade özgürlüğü toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü salt lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız ya da ilgilenmeye değmez bilgi ve düşünceler için değil ama ayrıca, devletin veya halkın bir bölümünün aleyhinde olan (offend) çarpıcı gelen (shock) rahatsız eden (disturb), bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir. Bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz.” Bu nedenlerle 301. madde gibi ifade özgürlüğüne çok rahat müdahale edilebilecek uygulamalara yol açan düzenlemelerin kaldırılması gerekmektedir. Kavramların ve kurumların saygınlığı özel ceza maddeleriyle korunamaz. Onlara inancı ve güveni sağlayacak olan birey yurttaşların rejime olan inançlarıdır. ZAMAN
EMEKLİ ASKERÎ HAKİM
Hasan Köroğlu Yazıyor... hkoroglu@haberx.comTCK.301.MADDESİNDEKİ HAPİS CEZASI PARA CEZASINA ÇEVRİLSE NASIL OLUR?
Türk Ceza Kanunu’nun 301.maddesi son zamanlarda üzerinde konuşulan bir konu haline geldi. Hatta bütün sorunlarımız halledilmiş gibi Başbakanda dahil bir çok bakan ve siyasi konunun tarafı haline geldi. Konuyla ilgili bilgisi olan olmayan herkes bu konuda ahkam kesti. Kimisi 301.maddenin kaldırılmasını, kimisi ise kalması ve uygulanmasının gerektiğini yazılarında belirttiler.
Elbette ki ifade özgürlüğü çok önemli, ama 301.maddenin kaldırılması ifade özgürlüğünü ne kadar genişletecek? Ayrıca Türklük bir yasa ile korunacak kadar küçük bir kavram mı, veya uygulamada acaba bir yanlışlık mı var, kimse konuya bu açıdan yaklaşmadı. Hatta AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı daha da ilerİ giderek 301.maddenin değil savcıların değiştirilmesini önerdi.
Şimdi TCK’ nun 301.maddesini okuyalım;
“Madde 301.- 1- Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla hapis cezası ile cezalandırılır.
2- Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, Devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası il cezalandırılır.
3- Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
4- Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.”
Dikkat edilirse, son fıkrada, eleştiri amacıyla yapılan açıklamalar suç oluşturmaz diye açık açık belirtilmiştir.
Peki aşağılamak ile eleştirmek arasındaki çizgiyi nasıl belirleyeceğiz? İşte burada Cumhuriyet Savcıları devreye giriyor. Cumhuriyet Savcılarımız, aşağılamak ve eleştirmek arasındaki çizgiyi soruşturma sırasında kendileri vicdanları ve hukuki tecrübeleriyle belirleyecekler.
Tabi burada eleştirinin dozunu da ayarlamak önemli.
Kendimizden örnek verelim. Hiç kimsenin şahsımızı aşağılamasına ve hakaret etmesine asla izin vermeyiz. Hatta böyle bir durumla karşılaştığımızda yasal yollara başvurur ve şahsımıza hakaret eden yada aşağılayan kişinin cezalandırılmasını isteriz.
Peki konu Devlet ve Devletin kurumları olunca konuyu ifade özgürlüğü açısından değerlendiririz de, şahsımıza yöneldiğinde ifade özgürlüğünün hiç mi önemi yok.
Elbette ki Devlet kendisine ve kurumlarına yönelik aşağılanmaya ve hakarete yönelik saldırılara karşı gerekli düzenlemeleri yapacaktır. Bu tür düzenlemeler sadece bizde değil tüm Avrupa’da hatta ABD’de de var. Bence burada önemli olan cezanın niteliğidir. Yani hapis cezası mı, para cezası mı?
Devlete hakaret veya kurumları aşağılama nedeniyle hapis cezası günümüz koşullarında ne kadar demokratik olur? Bunları tartışmak gerek.
Şahıslara yönelik aşağılama ve hakaretlerde para cezası söz konusu iken Devletin ve kurumların manevi şahsına yönelik hakaret ve aşağılamalarda neden hapis cezası söz konusudur. Devlet elbette ki yurttaşları için vardır. Yapacağı tüm yasal düzenlemeleri yurttaşları için yapmak durumundadır. Bu nedenle de, Devletin yasaları şahsıma hakaret eden kişiyi para ile cezalandırırken kendisine yönelik hakaretlerde hapis cezasının uygulanmasının ne kadar adil olacağını değerlendirmek gerekir. Bence asıl konuşulması gereken budur.
Hakaret eden kişinin hapis yatması sorunu çözecek mi?
Yasanın değiştirilmesi 301. maddenin kaldırılması da sorunu çözemeyecek. Hatta seçimlerin yaklaştığı şu dönemde maddenin değiştirilmesini ve kaldırılmasını kimse gündemine alamayacak. Hiçbir siyasi parti buna cesaret edemez. Bence, meclise sunulacak bir öneri ile ağır para cezasına çevrilebilir.
''301. madde ile ilgili Başbakan Erdoğan, 'Uzlaşma önemli' dedi. Ve Mehmet Ağar'ın değerlendirmesi ise ''Olay şu, Türkiye hiçbir meseleyi ak, kara diye iki noktaya ayıramaz. Bunun bir uzlaşma alanı var, uzlaşma alanı şudur burada; Türkiye'nin ihtiyaçları ile dünyadaki evrensel hukuku örtüştürmeyi başarmak lazımdır. Bunun yorumları var, metotları da var. Bunun önemli örneklerinden bir tanesi Fransa örneğidir. Fransa'da bu dava açmak konusundaki yetki siyasi kesime, yani cumhurbaşkanına bırakılmıştır burada. Takdir yetkisi cumhurbaşkanına bırakılmıştır millet adına.'' şeklinde,
Bence bu üzerinde düşünülmesi gereken bir öneridir.
Vergi ziyaı cezasında indirim uzlaşılan cezalara nasıl uygulanacak?
Ali Yerli / C-Ç Yeminli Mali Müşavir
Uzlaşma müessesesinin temel kuralı, uzlaşılan vergi ve cezalar hakkında dava açılamaması ve hiçbir mercie şikayette bulunulamamasıdır. Başka bir deyişle, uzlaşma neticesinin değiştirilememesi kuraldır. Vergi idaresi bu temel kurala rağmen yayınlandığı günden daha önceki bir tarihte yürürlüğe giren vergi ziyaı cezalarında faiz hesaplanmasını kaldıran hüküm nedeniyle uzlaşma neticesinin değiştirilmesini idari bir düzenleme ile öngörmektedir. Konu vergi hukukumuz açısından son derece yeni bir olgu olup düzenleme taslağı ile ilgili görüşlerimiz bu yazımızda dile getirilmiştir.
Vergi ziyaı cezasının gecikme faizine endekslenerek hesaplanmasına ilişkin Vergi Usul Kanunu hükmü Anayasa Mahkemesi'nin E.No: 2001/3, K.No: 2005/4 sayılı kararı ile iptal edilerek bu kararın Resmi Gazete'de yayımlanmasından başlayarak altı ay sonra yürürlüğe girmesi kararlaştırılmıştır. Bunun üzerine 08.04.2006 tarih ve 26133 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5479 sayılı kanun ile Vergi Usul Kanunu'nun 344'üncü maddesinin ikinci fıkrası değiştirilmiş ve kanuna geçici 27'nci madde eklenmiş olup, vergi ziyaı cezasında faiz uygulamasından Anayasa Mahkemesi'nin kararına uygun olarak vazgeçilmiştir.
Anılan kanun 08.04.2003 tarihinde yayınlanmasına rağmen 01.01.2006 tarihinden itibaren hükümleri geçerli olacaktır. Bu nedenle kanuna eklenen geçici 27. madde ile kanunun yayınlandığı tarihe kadar uygulanmış olan eski hükümlerle ilgili düzenlemelerin nasıl yapılacağına dair esaslar gösterilmiştir. Buna göre; 01.01.2006 tarihinden önceki dönemlere ilişkin olarak bu tarihten sonra ortaya çıkan ve vergi ziyaı cezası kesilmesini gerektiren fiiller için yeni hükümler uygulanacaktır.
Bu hükümlerin uygulama esaslarını göstermek üzere de 358 numaralı Vergi Usul Kanunu tebliğ taslak olarak hazırlanmış ve Vergi İdaresi Başkanlığı'nın web sitesinde yayınlanmıştır. Kanunun yayın tarihinden önceki dönemlere de uygulanması gereği farklı problemler çıkarmakta olup, bu problemlerden biri de eski hükümlere göre hesaplanarak salınan ve bu kanun yayınlanmadan önce uzlaşılan faiz hesaplanarak bulunan vergi ziyaı cezaları konusudur. Bu husus 01.01.2006 tarihinde anılan kanunun yayınlandığı 08.04.2006 tarihine kadar geçen dönemdeki vergi ziyaı içeren tüm vergi tarhiyatlarıyla ilgili tarhiyat öncesi ve sonrası uzlaşmaları kapsamaktadır.
Örneğin 10.03.2006 tarihinde eski hükümlere göre 100.000 YTL vergi aslı; 100.000 YTL ceza ve 50.000 YTL de cezaya yürütülen faiz olmak üzere toplam 150.000 YTL vergi ziyaı salınan bir mükellef, uzlaşma neticesinde vergi aslında yüzde 10 indirim yapılarak 90.000 YTL'ye, vergi ziyaı cezasında yüzde 50 indirim uygulanarak 75.000 YTL'ye uzlaştı ise, yeni düzenleme karşısında bir düzeltme yapılması gerekip gerekmeyeceği konusu gündeme gelmektedir.
Bu sorun karşısında anılan tebliğ taslağının yaklaşımı "düzeltme işlemine tabi tutulacağı belirtilen vergi ziyaı cezalarından uzlaşma yoluyla kesinleşmiş olanlarda; üzerinde uzlaşılan ceza tutarının, 5479 sayılı kanunla getirilen yeni hükme göre hesaplanan cezadan fazla olması halinde aradaki fark ile ilgili gerekli düzeltme işlemi yapılacaktır" şeklindedir. Yukarıdaki örneğimizden hareket edersek, bu düzenlemeye göre bir düzeltmeye gerek kalmayacaktır. Çünkü uzlaşılan ceza miktarı yeni düzenlemeye göre bulunan cezadan daha azdır. Çünkü yeni düzenlemeye göre faiz hesaplaması yapılmayacağından, kesilmesi gereken ceza 100.000 YTL olup, bu da uzlaşılan ceza tutarı olan 75.000 YTL'den daha yüksektir. Uzlaşılan rakam yeni düzenlemeye göre hesapların üzerinde olsa idi fazlalık mükellefe iade edilecekti.
Anılan tebliğ taslağının bu yaklaşımını kabul etmek uzlaşma müessesesinde bugüne kadar gelen anlayışa ters olduğu gibi vergi hukukunun temel prensiplerine de aykırıdır. Şöyle ki, uzlaşma komisyonu uzlaşmaya esas ceza miktarı üzerinden oturumu açmakta ve uzlaşma müzakereleri vergi aslı ve cezaları üzerinden yüzde ile ifade edilen dilimler halinde indirilmektedir. Yukarıdaki örneğe dönersek, faizli olarak hesaplanan toplam ceza tutarı üzerinden yüzde 50 indirim yapılarak 75.000 YTL'ye uzlaşılan bir halde, eğer yeni düzenleme yürürlükte olsa idi 100.000 YTL üzerinden uzlaşma oturumu açılacak ve aynı indirim yüzdesi yüzde 50 uygulandığında 50.000 YTL'ye uzlaşılacak idi.
Vergi idaresi, uzlaşma neticesinin değiştirilememesi temel kuralına rağmen yayınlandığı tarihten daha önceki bir tarihten itibaren yürülüğe giren bir düzenleme değişikliği nedeniyle uzlaşma neticesinin değiştirilmesini bir tebliğ ile öngörürken, uzlaşma görüşmesine temel olan mutlak rakamdaki değişikliğin uzlaşmanın tümüne etki edeceği gerçeğini görmezden gelmektedir. Uzlaşma görüşmesinin yukarıdaki örnekte olduğu gibi 150.000 YTL yerine 100.000 YTL'den başlaması, uzlaşma görüşmesinin tümüne etki eden asli bir konudur.
İndirim nispi olarak yeni düzenleme öncesinde ve sonrasında aynı olmak zorundadır. Aksi halde yeni kural öncesi ve sonrası arasında bir fark yaratılmamış olunacaktır. Uzlaşmaya giren mükellefler sadece cezanın faiz öncesi kısmı üzerinden değil, tümü üzerinden uzlaşmışlardır. Uzlaşılan rakam içinde cezanın faizine isabet eden tutar da vardır. Bu nedenle nispi olarak eşitlik sağlanmalı ve uzlaşılan rakamlar içinden faizler de ayıklanmalıdır. Bu konu yeni kurala göre hesaplanan cezalardan daha düşük olan uzlaşmaları görmezden gelinerek çözülemez.
Netice itibariyle Vergi Usul Kanunu'nda Anayasa Mahkemesi kararı uyarınca yapılan ve 01.01.2006 tarihinden itibaren yürürlüğe giren vergi ziyaı cezalarında faiz hesaplamasını kaldıran düzenleme, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren tüm uzlaşmalara, uzlaşılan rakamlardan faizi çıkaracak indirim oranları dikkate alınarak uygulanmalıdır. Aksi halde bu süreç içinde gerçekleşen tüm uzlaşmalar tartışmaya ve yargıya intikal eden ihtilaflara yol açacak ve neticede ihtilafları önlemek üzere kurulan bir müessese ihtilaf kaynağı haline gelecektir.
Sponsorluk, 5 milyon dolar ceza!
İskender Aruoba
Geçen hafta 'sponsorluk' konulu bir konferansın beşincisi Kandilli'de Adile Sultan Sarayı'nda yapıldı. Organizatör Arya Sponsorluk Ltd. Şti. kurucusu Oya hanım, yaptığı iş kadar zarif bir bayan. Büyük holdinglerin yöneticileri konuşmacı idi. Ancak çok fazla katılım yoktu. Boş iskemlelerden, öngörülen kişi sayısının da gelmediği anlaşılıyor; ileride, çok ihtiyaç olan bu bilgileri yaymak için, belki Arya'nın TOBB gibi çok geniş tabanlı STK'lara ulaşması gerek. Katılımcıların yüzde 80'i bayan. Hâlâ Atatürk Türkiye'sinde yaşadığımızı hatırlatıyor. Bana kalsa; başta devlet, tüm yönetimleri kadınlara devrederdim. Erkek yönetiminin vardığı nokta ortada; savaşlar, mahvolmuş ekoloji ve bol sahtekârlık! Sponsorluk, otomotivde hem 'markalarda' sosyal statü sembolü; hem de 'motor spor'da finansman olarak kullanılan bir 'pazarlama aracı'. Mal ve hizmetin, hedef kitleye daha etkili ulaşmasına yarıyor. Reklam 'direkt' ama, reklam sayfası geçilebiliyor veya TV zaplanabiliyor; oysa sponsorluk 'duygulara' hitap ediyor; 'hızlı, kuvvetli, dinamik vs.' sıfatlarını şuuraltına yolluyorsunuz. İşin sosyal yönünden, -yani bağış, destek, okul açmak vs. gibi- söz edenler oldu ama sponsorluk öncelikle imaj oluşturmalıdır. İmaj ise ticari bir sonuç. 'Yardımlaşma kültürümüzün bir parçası' diyerek 'ara eleman eğitimi için sponsorluk' yapıyorsanız; bu işletmelerinize de yarayacak. Bir holding, 150 yöneticisinin STK'larda çalışmasını teşvik ederek sosyal sorumluluk yerine getiriyor ama hem de ülkenin nabzını çok geniş bir alanda tutabiliyor. Eğer bir şirket başkanı gibi, sizde de orkestra yönetmenin dayanılmaz tutkusu varsa, 25 bin avroya Gürer Aykal'dan orkestra yönetmeyi öğreniyor ve bir konseri de siz yönetiyorsunuz, para da muhtaçlara gidiyor. Klasik müzik yerine tenis meraklısı iseniz, sizin şirket tenis turnuvası sponsor ediyor. Yani her kurum (genellikle de başındaki patron) kendi dokusuna uygun bir sponsorluk buluyor. Sponsorluğun en önemli ayağı olan medya yöneticileri toplum 'dedikodu'dan ve futbol'dan' çok hoşlandığı için 'mecburen' bu yola gidildiğini söylediler. Ancak gazete, dergi ve TV'lerin da birer 'toplum yönlendiricisi ve rol modeli yaratıcısı' olduğuna pek değinmediler. Özellikle spor sponsorluklarında 'süreklilik ve başarının' olmaz ise olmaz olduğu belirtildi.
Arada, Uluslararası Otomobil Federasyonu'nun (FIA) verdiği 5 milyon dolar ceza da konuşuldu. Bu ceza haberi çıkınca FIA'ya telefon edip hangi 'yasa maddesinden' ceza verdiklerini sordum. Richard Birchwood, cezanın F1 yönetmeliğine göre değil 'FIA genel kurallarından (Statute)' 1 ve 27/3'e göre verildiğini söyledi. 1 No'lu kural 'FIA faaliyetlerinde, etnik, politik ve dini ayırımcılıktan uzak durur ve bu yönde herhangi bir uygulama yapmaz' diyor. 27/3 ise 'FIA gayelerine ters bir gayenin peşine düşenler, Dünya Motor Spor Konseyi (WMSC) tarafından cezalandırılır' diyor. Oysa Türk tarafı, 'ayırımcılık' yapmamıştır. F1'in doğası olan 'tanıtım' fonksiyonunu kullanmıştır hepsi o kadar. Bazıları 'spora siyaset karıştı!' diyor! Ne sporu? Hangi spor dalında yöneticisinin cebine, milyar dolarlar giriyor? Ecclestone 1972'de F1 Üreticileri Derneği'ni (FOCA) Frank Williams, Colin Champman gibi üstatlar ile kurdu. 1978'de başkanı oldu. Daha sonra o zamanın efsane başkanı Jean-Marie Balastre'yi devirerek, avukatı Max Mosley'i FIA Başkanı yaptı. Bugün, biri FIA, öteki F1 başkanı olarak motor sporunu ticarethaneye çevirdiler. 1981'de yapılan (nedense gizli) Concorde anlaşmasıyla spor bitmiş, TV paralarının paylaşıldığı bir 'sirk' başlamıştır. TOSFED Başkanı Tahincioğlu, görevini savsaklayıp, 'ceza gelir' diye baştan havlu atınca; bunu fırsat bilen Max Mosley'in adamları cezayı bastı. Bu karar Uluslararası Yargıtay'a (ICA) gider. Ama doğru dürüst bir avukat ile ve Tahincioğlu olmadan. Asıl siyaseti yapmış olan FIA'dır. Her iki tarafı da tatmin edebilecek bir uyanık karar, 5 milyon cebe! O para ile ne yapılacak acaba? Zimbabve'ye kart pisti mi? Monaco'da yat bakımı mı?
Bekir Altıntaş: Benim iki tane SSK numaram vardı ve bunları birleştirdim. Ancak, ilk numaramda gün çıkmadı. Araştırdım, işe giriş bildirgesinin verildiğini ve bordroların verilmediğini öğrendim. Sigortalı işe giriş bildirgesindeki isimle, iş veren ismi ayrı. İş sahibiyle görüştüm bana bu günleri kabul etmeyeceğini söyledi. Bende mahkemeye vermeyi düşünüyorum, kazanma şansım var mı?
Zaman zaman ya bilgisizlikten ya da ihmalden dolayı bazı sigortalıların işe giriş bildirgesinin verilmesine rağmen, işe giriş bildirgesi verilmediği için hak kaybına uğradıkları görülmektedir. Sigortalı işe giriş bildirgesi verilmesine rağmen, priminin ödenmediği ve prim belgelerinin SSK’ya verilmediği durumlarda sigortalının bir günlük çalışmasının tespiti ile sigorta başlangıcının o tarihe götürülmesine ilişkin dava açıldığı takdirde konu Yargıtay’da sigortalılar lehine yorumlanmaktadır. Genel olarak Yargıtay’ın eğilimi işe giriş bildirgesinin verilmiş olmasının sigortalının en azından bir günlük çalıştığının karinesi olduğu şeklindedir.
Bu durumda sizin bir günlük çalışmanızın tespiti için dava açmanız gerekmektedir. Ancak, bildirgedeki isimle iş veren isminin ayrı olması sorun teşkil edebilir. Hizmet tespit davasını hem işverene, hem de SSK’ya açmanız gerekmektedir.
Yılda kaç saat mesai yapılabilir?
Halil Aydın: Bildiğiniz gibi fazla mesai süresi yıllık 270 saatle sınırlandırılmıştır. Yıllık 270 saati aşan fazla mesailere uygulanacak müeyyidenin ne olduğu ile ilgili olarak ne sizin İSMMMO tarafından yayınlanan İş Hukuku kitabınızda, ne de diğer yayınlarda herhangi bir cevap bulamadığımız gibi, İş Kanunu’nun 102. maddesi c bendinde de herhangi bir ceza öngörülmemiş. İşçilerin 270 saati de aşan fazla mesai yapmaları hususunda yazılı onayları mevcut olduğu gibi kendileri de fazla mesai ücretleri nedeniyle bu durumu istemektedirler. Bu şekilde yıllık 270 saati aşan fazla çalışma yaptırabilir miyiz?
Çalışma hayatında önemli sorunlardan birisi de, fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışma olup bununla ilgili yasal hükümler 4857 sayılı İş Kanunu’nda düzenlenmiştir. İş Kanunu’na göre, haftalık normal çalışma süresi en fazla haftalık 45 saat olarak uygulanabilecektir. Yine, günlük çalışma süresi de en fazla 11 saat olabilecektir. Ülkenin genel yararları yahut işin niteliği veya üretimin artırılması gibi nedenlerle fazla çalışma yapılabilir. Fazla çalışma, kanunda yazılı koşullar çerçevesinde, haftalık 45 saati aşan çalışmalardır.
Sizin de belirttiğiniz gibi, işçilerin bedensel ve ruhsal sağlıklarını korumak için bir sınırlama getirilmiş olup yılda en fazla 270 saat fazla çalışma yapılması mümkündür. Ayrıca, fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışma yaptırmak için işçinin önceden yazılı onayının alınması gerekmektedir. Fazla çalışma ihtiyacı olan işverence bu onay her yıl başında işçilerden yazılı olarak alınır ve işçi özlük dosyasında saklanmalıdır.
Fazla çalışma ücretinin yüzde elli, fazla süreli çalışmada ise saat ücretinin yüzde 25 zamlı ödenmesi gerekmektedir. Bu ödemeler, ücret bordrolarında ve ücret hesap pusulalarında açıkça gösterilmelidir. Ayrıca, fazla çalışma veya fazla sürelerle çalışma yapan işçi, isterse işverene yazılı olarak başvurmak koşuluyla, bu çalışmalar karşılığı zamlı ücret yerine, fazla çalıştığı her saat karşılığında bir saat otuz dakikayı, fazla sürelerle çalıştığı her saat karşılığında 1 saat 15 dakikayı serbest zaman olarak kullanabilecektir.
İş Kanunu’nun 102. maddesi c bendinde fazla çalışmalara ilişkin ücreti ödemeyen, işçiye hak ettiği serbest zamanı altı ay zarfında kullandırmayan, fazla saatlerde yapılacak çalışmalar için işçinin onayını almayan işveren veya işveren vekiline, bu durumda olan her işçi için 2006 yılında 155.- YTL para cezası verileceği hüküm altına alınmış ancak, 270 saati aşan fazla mesai yaptırılması halinde uygulanacak cezaya yer verilmemiştir.
T.C. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 1997/5352, K. 1997/9317, T. l5.5.l997 sayılı kararında yılda 270 saati aşan fazla çalışmalar içinde fazla mesai ücreti isteneceği belirtilmiştir. Kısaca belirtmek gerekirse 270 saati aşan fazla çalışma yaptırılmasında herhangi bir ceza öngörülmemiştir. Önemli olan fazla mesai yapan işçilerin buna ilişkin ücretlerinin tam olarak ödenmesidir.
İstifa edene kıdem tazminatı ödenmez
Aydın Türköz: Özel bir şirkette asgari ücretle çalışmaktayım. Aynı tür bir işte yurtdışından bir teklif aldım ve halen çalıştığım bu işi bıraktığım takdirde kıdem ve ihbar tazminatı hakkım var mı?
Bir işçinin iş sözleşmesini fesih bildirim süresi vererek (usulüne uygun fesih) ya da ihbar tazminatı ödemeye yükümlü olarak (usulsüz fesih) sona erdirdiğinde, kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanmaz. Uygulamada bu durum istifa edene kıdem tazminatı ödenmez şeklinde ifade edilmektedir. Kıdem ve ihbar tazminatı alamadığınız gibi, 2-4-6-8 haftalık ihbar süresine uymamanız halinde ayrıca işverene ihbar tazminatı ödemeniz gerekecektir. Ancak, bir yıldan fazla kıdeminiz varsa kullanmadığınız yıllık izinlerin ücretini isteyebilirsiniz.
25.09.2006
Türk olmanın dayanılmazlığı
AÇILIMLAR / Feridun Andaç
Kerinçsiz ve şürek‚sı Türkiye gündemini belirlemeye devam ediyor.
Romancı Elif Şafak'ın son romanı "Baba ve Piç"te "Türklüğü aşağıladığı" öne sürülerek açılan davada yargının beraat kararı beklentileri bir bakıma tersyüz etti.
Avrupa Birliği üyelik görüşmelerinin sürdüğü bir dönemde ardı ardına gelen bu türden eylemler, siyasi gövde gösterileri yanlış bir Türkiye imajı sergiliyor.
AB karşıtı olabilirsiniz, bunun ülkemize bir yarar getiremeyeceği görüşünü savunabilirsiniz. Ama bundan dolayı da kimse sizi bu ülkenin ulusal bütünlüğünün muhtarı tayin edemeyeceği gibi, kendinizi de böyle görmeye hakkınız yoktur.
Kimin "çok yurtsever", kimin "az yurtsever" olduğunu gösteren bir barometre olmadığına göre; belli söylemlere, siyasal duruşlara sığınarak ortalığı toz duman etmek kime yarar sağlayacak acaba?
Sonra, bir yazarın yazdıklarına katılmayabilirsiniz. Düşünceleri sizin için aykırı gelebilir. Bunu kendinize bir "malzeme" ederek ortaya düşmenin, Türklüğü bir "zafiyet" olarak görüp/ göstererek bayrak açmanın bir anlamı yok.
Bir ulusun varlığı, ulusal kimliği, kendine özgü değerleri birilerinin galeyana gelen duygularıyla belirlenmediği gibi; bunlarla da korunmuyor.
Ülkenin yasaları var, konuya muhatap alınacak kurumları var. Ötesi, ortaya düşüp dava üstüne dava açıp ortalığı velveleye verene kadar; orada yazılıp anlatılanlara düşünceleri, yazıp edecekleriyle neden karşı çıkmaz insanlar?
O karşı duruşunuzu neden düşüncelerinizle dile getirmezsiniz?
Tabii ki bu başka bir maharet, donanım gerektirir. Sonra nedir bu Avrupa / Batı fobisi? Kimse ülkesinin gidip Batı'nın uydusu kesilmesini istemez. Ama gelin görün ki Amerikan hegemonyası karşısında suspus olup hazırola geçenler bugün Avrupa'yı öcü gibi görmek/ göstermekten yana.
Dün 6. Filo'nun Boğaz'da demir alışını alkışlayan, hatta ABD askerlerine kolluk gücü yapanlar bugün Türklük davasının bayrakçısı kesilmiş durumdalar.
Eğer buradan bakacak olursak, Türk olmanın dayanılmazlığının ne anlama gelebileceğini gözleyebiliriz.
Düşünce özgürlüğünün ne anlama gelebileceğine pek kulak asmayan bu "dayanılmaz Türkler"in, 301. maddenin bu ülkenin düşünen, yaratan insanları için nasıl bir engel oluşturduğu üzerine de pek düşündüklerini sanmıyorum!
Elif Şafak'la ilgili suç duyurusunda bulunarak açılan davanın ilk aşamasında savcılık bu başvuruyu takipsizlikle sonuçlandırıyor. Bununla yetinmeyen "dayanılmaz Türkler"imiz, kendilerini yasaların da üstünde görerek üstüne üstüne gidiyorlar. Bu kez de "fuzuli işgal"den beraat gelince, işi sokağa dökerek davayı izlemeye gelen insanlara saldırıya başlıyorlar.
Türklük, Türk olmak veya bunları koruyup kollamak Kerinçsiz ve şürek‚sına mı emanet edilmiş ki, kendilerini hem kolluk kuvveti hem de infaz yargıcı gibi görüyorlar?
Ortada gösterilen "suç" ile "suçtan zarar gören"in ne olduğunu daha iyi anlayabilmemizi sağlayan bu zihniyetin sancısını üç yüz yıldır çekmiyor muyuz dersiniz?
Mehmet Y. YILMAZ
Kısa bir tarih dersi
Vakıflar Yasa Tasarısı nedeniyle gündeme gelen "azınlık vakıflarının el konulan mallarının iadesi" konusu üzerine değişik siyasi çevrelerden ve bazı okuyuculardan aldığım mektuplar bu konuda temel bir bilgisizlik içinde olduğumuzu gösteriyor.
Bunların içinde "vatan topraklarını peşkeş çektirmek istiyorsunuz" diyenler de var, "mübadelede bizim mallarımız da orada kaldı, onlar da bize mallarımızı geri versinler" diyen de var.
Ortaya çıkıyor ki, biz gazeteciler, sorunun tam olarak ne olduğunu anlatmayı ihmal etmişiz.
Kısaca anlatmaya çalışayım:
1936 yılında azınlık vakıflarının ellerindeki taşınmazların beyan edilmesi istendi.
1974 yılına kadar vakıfların mal edinmeleriyle ilgili herhangi bir sorun çıkmadı.
Dileyen herkes malını ya da öldükten sonra mirasını bu tür vakıflara ait hastane, okul, yetim yurdu, kilise, havra gibi kuruluşlara bağışlayabildi.
Sorun, 1974’te Yargıtay’ın azınlık vakıflarını "yabancı kuruluş" saymasıyla başladı.
Bu karara dayanılarak açılan davalarla vakıfların ellerindeki 1936 beyannamesinde bulunmayan mallara el konuldu.
Sorun en temelinde mülkiyet ve miras haklarının ihlali anlamına geliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin gayrimüslim vatandaşlarının "yabancı" sayılmaları ise bir diğer sorun.
Şimdi yasa çıkarsa, bu vakıflar eski mülklerini yeniden elde edebilecekler.
Yasa çıkmasa da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılan davalarla vakıfların zararlarını tazmin ettirmeleri mümkün olabilecek.
Bunun "mübadele" ile de herhangi bir ilgisi yok. Çünkü mübadele anlaşması, sadece insanların değil, malların da karşılıklı mübadelesini öngörüyor.
Bir okuyucu da "Atalarımız bu vatan için şehit olurken, azınlıklar ne yapmış" diye soruyor.
Milliyet Gazetesi’ni yönettiğim dönemde Mehmet Gündem, "Gayrimüslim Vatan Şehitleri" başlıklı bir dizi hazırlamıştı. Dileyen bu diziyi internetten bulup okuyabilir.
Dizinin kaynağı Genelkurmay kayıtları idi.
Umarım yeterli bir açıklama olmuştur.
’Genel başkanın iki dudağı’ politikası!
YARGITAY Başsavcılığı, siyasi partilerin üye kayıtlarını güncellemek için yaptığı rutin denetimlerde CHP üyelerinin 7 bininin ölü, 45 bininin ise başka partilere üye olduğunu tespit etti. Başka partilere üye olan 45 bin kişinin altı binini CHP yönetimi de tespit edip, kayıtlarını silmiş ama durumu Yargıtay Başsavcılığı’na bildirmeyi ihmal etmiş.
Bu durumun sadece CHP’ye özgü olduğunu zannetmeyiniz.
Öteki partilerle ilgili incelemeler tamamlandığında da benzer tablolarla, belki daha komikleriyle bile karşılaşmamız olası.
Bunun en temel nedeni Türkiye’de siyaset yapma biçimi.
Parti üyelerinin, parti politikalarının oluşturulmasındaki rolleri neredeyse yok denecek kadar az. Milletvekili adaylarının belirlenmesinde ise hiçbir rolleri yok.Parti üyeleri, sadece ilçe teşkilatı seçimlerinde hatırlanan "askerler" olarak görülüyor. Kongreler yapılıp, delegeler seçildikten sonra parti ile parti üyeleri arasındaki ilişki tamamen kopuyor.
Siyaset "genel başkanın iki dudağının arasına" indirgeniyor.
Böylece karşımıza koltuğa bir yapıştı mı bırakmayan genel başkanlar, genel başkan korkusuyla mecliste parmak kaldıran milletvekilleri çıkıyor.
Sonra parlamenter sistemin yürümediğinden, en iyisinin Amerikan tipi başkanlık sistemi olduğundan, siyasette yeni yüz çıkmadığından söz ediyoruz.
Yargıtay Başsavcılığı’nın araştırması sistemi tıkayan asıl konunun ne olduğunu gözler önüne seriyor.
Hastanede gösteriş namazı
TRABZON’daki Fatih Devlet Hastanesi’nin koridorlarında kılınan "Cuma namazı" ile ilgili fotoğraf ve haber "aşırı dinci" gazetelerin Hürriyet’e saldırmaları için yeni bir fırsat oldu.
Söz konusu haber cumartesi günü birçok büyük gazetede yayımlandığı halde Yeni Şafak, haberi sanki sadece biz vermişiz gibi dün Hürriyet’e saldırıyordu.
Üstelik aynı gün Anadolu Ajansı da il sağlık müdürünün koridorda namaz olayıyla ilgili olarak soruşturma başlatacağı haberini de geçmişti.
Hastane koridorundaki Cuma namazı olayı, günümüzde dini inançları yerine getirmenin bir tür gösteriye dönüştüğünün tipik bir örneğidir.
Önce şunu düşünmek gerek: Bir hastaneye mescit, neden yapılır?
Kamu görevlilerinin hele de sağlık personelinin, görev başındayken, görev yerlerini terk ederek namaz kılmaları herhalde normal bir uygulama olarak kabul edilmemeli.
O mescit, hastaneye iş için gelen, hasta ziyaretinde bulunan, hastalara refakat eden kişiler için açılmış olmalı.
Ama hiç kuşkusuz ki Cuma namazı için değil, vakit namazları için kullanılmak amacıyla.
Çünkü kentin en büyük camilerinden birisi olan Yavuz Sultan Selim Camii, hastane ile duvar komşusu.
Hastanenin dibinde cami varken, hastanenin koridorlarını böylesine işgal etmek, sadece gösterişle açıklanabilir.
Hastanenin "gösteriş namazı" için işgal edilen koridorunda patoloji laboratuvarı, kanserli hasta kayıt bürosu, hastanenin kan bankası ve asansörler var. Koridor aynı zamanda hastane içinden acil servise ve kliniklere geçiş için de kullanılıyor.
Bir hastayı hayatta tutabilmek için bazen saniyelerin önemli olduğu bir ortamda, koridorun "cemaat kalabalık olunca mescit koridora taşmış" gerekçesiyle kapatılması kabul edilebilir mi?
Bunun otoyollarda acil durumlar için ayrılmış şeritlerin işgal edilmesinden ne farkı var?
Koridorda namaz haberinin ne dini inançlarla alakası var, ne İslamcı paranoyakların aklından hiç çıkmayan "28 Şubat kışkırtmasıyla"Ö
Koridordaki namaza sadece gösteriş denebilir ve dinde de gösterişe yer yoktu
2006 yılında örtülü kazanç dağıtımı sorunu
BİZE GÖRE / Veysi Seviğ
Kurumlar Vergisi Yasası'nın 37'nci maddesinin (e) bendi uyarınca söz konusu maddede yürürlük tarihleri ayrıca belirtilmiş bulunan hükümler dışında kalan diğer hükümler "...01.01.2006 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yayımı tarihinde" yürürlüğe girmiş bulunmaktadır. (21.06.2006 gün ve 26205 sayılı R.G.)
Yasal düzenleme gereği olarak;
. Kurumların aktifinde yer alan taşınmazlar ve iştirak hisseleri ile kurucu senetleri, intifa senetleri ve rüçhan hakları satışından doğan kazanç istisnasını belirleyen Kurumlar Vergisi Yasası'nın 5'inci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi 21.06.2006 tarihinde,
. "Kontrol edilen yabancı kurum kazancı"nın vergilendirilmesine yönelik Kurumlar Vergisi Yasası'nın 7'nci maddesi 01.01.2006 tarihinden itibaren elde edilen kazançlara uygulanmak ve 01.01.2006 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 21.06.2006 tarihinde,
. "Örtülü sermaye" ile ilgili Kurumlar Vergisi Yasası'nın 12'nci maddesi 01.01.2006 tarihinden sonraya sarkan ödünç işlemlerine de uygulanmak ve 01.01.2006 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 21.06.2006 tarihinde,
. "Transfer fiyatlandırması yoluyla örtülü kazanç dağıtımı" ile ilgili Kurumlar Vergisi Yasası'nın 13, "Muafiyet, istisna ve indirimlerin sınırı" ile ilgili 35'inci maddesi 01.01.2007 tarihinde,
. Kurumlar Vergisi Yasası'nın 32'nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "kurumlar vergisi, kurum kazancı üzerinden yüzde 20 oranında alınır" hükmü 01.01.2006 tarihinden itibaren başlayan vergilendirme dönemlerine uygulanmak ve 01.01.2006 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 21.06.2006 tarihinde, yürürlüğe girmesi öngörülmüştür.
5520 sayılı yeni Kurumlar Vergisi Yasası'nın 12'nci maddesinde "örtülü sermaye"nin tanımı yapılmıştır. Buna karşılık söz konusu yasanın 13'üncü maddesinde de "Transfer fiyatlandırması yoluyla örtülü kazanç dağıtımı"nı belirleyen düzenlemelere yer verilmiştir.
Yeni Kurumlar Vergisi Yasası'nda yer alana düzenlemeler çerçevesinde "...örtülü kazanç dağıtımı" maddesi 01.01.2007 tarihinde yürürlüğe girmekte olup, eski Kurumlar Vergisi Yasası'nda yer alan "örtülü kazanç" ile ilgili 17'nci madde diğer maddelerle birlikte 01.01.2006 tarihi itibariyle bütün olarak yeni yasanın yürürlüğe girmesi ile birlikte "mülga" olmaktadır.
Bir başka anlatımla 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Yasası'nın 36'ncı maddesi uyarınca "01.01.2006 tarihi itibariyle 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu ile ek ve değişiklikler yürürlükten kaldırılmıştır."
Diğer yandan yeni Kurumlar Vergisi Yasası'nın geçici birinci maddesinin 10'uncu bendine göre yeni Kurumlar Vergisi Yasası'nın yürürlüğünden "önceki dönemler itibariyle 5422 sayılı kanun hükümlerinin uygulanmasına devam" olunacaktır.
Gerçekte yeni Kurumlar Vergisi Yasası'nın geçici birinci maddesinin 10'uncu bendinde yer alan düzenleme ile yine aynı yasanın 36'ncı maddesi birbiri ile çelişir bir özellik arzetmektedir.
Bir başka açıdan yeni Kurumlar Vergisi Yasası'nın geçici birinci maddesinin 10 numaralı fıkrasında yer alan "Bu kanunun yürürlüğünden önceki dönemler itibariyle 5422 sayılı kanun hükümleri uygulanmaya devam olunur" düzenlemesi eski Kurumlar Vergisi Yasası'nın örtülü kazanç dağıtımına ilişkin 15 ve 17'nci maddelerinin 2006 yılında da uygulanmasını sağlamaya elverişli olduğunu söylemeye olanak yoktur. (Doğrusöz, A. Bumin "2006 yılında örtülü kazanç dağıtımı" DÜNYA, 21.09.2006)
Mevcut düzenlemeler çerçevesinde 2006 yılında kurumlar hakkında örtülü kazanç dağıtımı ile ilgili olarak herhangi bir hukuki işlem yapmak mümkün olmadığından bir anlamda 2006 yılında "Kurumlara örtülü kazanç dağıtma serbestisi" tanınmış olmaktadır. (Konuya ilişkin olarak bakınız: Doğrusöz, A. Bumin "Kurumlara örtülü kazanç dağıtma serbestisi" DÜNYA, 14.09.2006)
5520 sayılı yeni Kurumlar Vergisi Yasası ile ilgili tasarı gerekçesinde geçici birinci maddenin 10'uncu fıkrası ile ilgili olarak bu hükmün" özellikle kanunun 13. maddesinin 01.07.2006 tarihinden (bu tarih komisyonda 01.01.2007 olarak değiştirildi) itibaren uygulanacak olması nedeniyle muhtemel boşluğun giderilmesi sağlanmaktadır" şeklinde bir açıklamaya yer verilmiş olması, yasa maddelerinde yer alan kesin ifade ile örtüşmemektedir. Dolayısıyla gerekçede yer verilen ve esas maddenin ifade ettiği mana ile örtüşmeyen sözcüklerin yasa maddesine anlamından farklı bir görüntü ve uygulama alanı yaratması mümkün değildir.
Doğan HIZLAN dhizlan@hurriyet.com.tr
Bir zeká adası daha battı
BAZI kavramların, kelimelerin sözlüklerdeki tanımından çok, onlara canlı örnekler göstermek isterim.
Sözgelimi, zeká denilince, inandırıcı örneklerin başında, iki gün önce anılarımıza uğurladığımız Prof. Dr. İsmet Sungurbey gelir, gelirdi.
O iyi bir hukukçu, iyi bir insan, iyi bir hayvan severdi. (Belki de son özelliği birçok şeyi içinde barındırıyor.)
Anılar dehlizinde küçük bir el feneri ile dolaşıyorum.
Sevgili dostum Konur Ertop’la birlikte Eti Yayınevi’ni kurmuştuk, ilk çıkardığımız iki kitaptan biri Şeyh Bedrettin’in Varidat’ı, diğeri de Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin’di.
Yazarları Baki Hoca (Abdülbaki Gölpınarlı) ve İsmet Hoca (İsmet Sungurbey). Kitapların yazılma süreci sabahtan akşama, içkili masalara taşar, unutulmaz sohbetler yapılırdı.
İsmet Hoca hep şu sözü tekrarlardı: "Abi, (onun çok kullandığı bir kelimeydi bu) bizim dostluğumuz pazara kadar değil, mezara kadar."
Hocamdı. Hukuk bilgisini, sadece ve sadece inandığı bir davada kullanırdı. Bilgisini paraya dönüştürmeyen dürüst kuşaktan biriydi.
Onun birçok kişide, yalnız dostluk değil hukuk hakkı da vardır.
Bugün gazetecilerin sosyal haklarının yasalaşması, Türk Dil Kurumu’nun, Türk Tarih Kurumu’nun Atatürk’ün mirasından yararlanabilmesi, onun sayesinde olmuştur.
* * *
YAPTIĞI işi ne kadar da alçakgönüllü yorumlardı.
Böbürlenenlere karşı bir kalkan gibi. "Hukuk", derdi, "dünyada yüz binlerce mesleğin içinde bir tanesi, medeni hukuk da onlardan biri."
Ben işinde ciddi olanların, işleri dışında şakacı, kendisiyle, herkesle dalga geçen, herkesi sarakaya alan kişiler olduğunu gördüm. İşte İsmet Sungurbey de bu kişilerden biriydi, hayatın anlamını ve anlamsızlığını aynı anda algılamış bir bilge kişiliğine sahipti.
Gösterişi, unvanları, görgüsüzlüğü yakasına teneke rozet gibi takanları nasıl da alaya alırdı.
Hayvan severliği o kadar anlatıldı ki, artık buna değinmeme gerek yok. Çünkü yazdım, televizyon programı da yaptım. O kitabın yeni baskılarında benim de ismim geçiyor. Ne kadar sevindim, İsmet Sungurbey’in kitabında adım var.
1970 öncesi siyasi mücadelede emek verenlerin başında geldi, dostlarına, dost sandıklarına evini açtı, yüreğini açtı, kimsiniz, nesiniz diye sormadı. Gerçeği öğrendiğinde de onları lanetlemedi.
Kendi kabına sığmayan zekásının yarattığı mizah bizim kaç günümüzü, gecemizi günün matlığından kurtardı. Taviz vermezdi, bunu da tatlı sert biçimde hemen söylerdi.
Türk hukuk dilinin Türkçeleşmesinde, yani herkesçe, hukukçular dışındaki kişilerce de anlaşılması için, çok emek verdi.
* * *
İSMET SUNGURBEY’in öldüğünü bilmek, hayatımızı eksiltiyor.
Yasaların yorumunda gerekçenin yeri
HUKUKA GÖRE / Dr. A. Bumin Doğrusöz
abumin@e-kolay.net
Son yılların vergi yasalarına baktığımızda, sadece yasaların değil, gerekçelerin de özensiz yazıldığını, hatta bazen yasa ile gerekçelerinin çeliştiğini, yasada olmayan hususların gerekçelerde yer aldığını görmekteyiz. Bu bazen özensizlikten, bazen tasarıyı hazırlayanların tedvin tekniğine hakim olmamasından, bazen de tasarı metni ile gerekçesini farklı kişilerin yazmasından kaynaklanmaktadır. Bu konudaki bir diğer sebep de, tasarıyı hazırlayanın düz yazıda düşüncelerini ifade etmekte gösterdiği başarıyı, hukuk dili ile madde metnini yazarken gösterememesidir. örneğin, geçmişte mevduat faizlerinin beyana tabi olmadığı düzenlemesi 3239 sayılı kanunla herhangi bir koşula bağlı olmaksızın getirilirken, madde gerekçesinde mevduat faizinin Türkiye'de stopaja tabi tutulmuş olması halinde beyan dışı kalacağı yazılıdır. Yatırım indirimini kapsamadığı içtihatları birleştirme kurulu kararı ile saptanan Gelir Vergisi Kanunu'nun 4369 sayılı kanunla değişik 94. maddesinin gerekçesinde, yatırım indirimi üzerinden stopajın nasıl yapılacağı yazmaktadır. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.
Bu kötü örnekler, gerekçeye göre uygulama yapan inceleme elemanlarınca veya idari birimlerce hatalı uygulamalar yapmasına sebep olmakta ve bu yüzden pek çok gereksiz ve anlamsız ihtilaflar doğmaktadır. Örneğin 1996 yılında yurtdışından mevduat faizi elde edenlere tarhiyatlar yapılmış, yatırım indirimi stopajı konusunda binlerce ihtilaf doğmuştur.
Aynı sorun 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu için de söz konusudur. Bazı maddelerde gerekçe ile madde metni çelişmektedir. Kanunun lafzı 2006 yılı için örtülü kazanç düzenlemesi olmadığını gösterirken, geçici madde gerekçesinde bu konuda eski kanunun yürürlükten kaldırılmış hükmünün uygulanmasının amaçlandığı yazılıdır. O halde bu noktada, yasa hükümlerinin yorumlanmasında gerekçelerin ne derecede nazara alınması gerektiğinin irdelenmesi gerekmektedir. Bu irdelemeyi daha önce, 28 Kasım 2002 tarihli yazımızda yapmıştık. Ancak geçen yazımızda da bahsettiğimiz gibi, konunun yeniden güncel olması dolayısıyla tekrar yapalım istedik.
Hukuk devletinde yalnız Anayasa'ya uygun olarak çıkarılmış kanunun anlamı bağlayıcıdır, kanunun yapıldığı andaki kanun koruyucunun iradesi bağlayıcı olamaz. Kanun koyucunun, kanuna vermek istediği anlama oranla, bizzat kanunun zamanla kazanmış olduğu anlam çok daha önemlidir. Yorum için temel, kanunun ratio legis'idir, amacıdır, yoksa kanun koyucunun düşündükleri değil(1).
Kanunların yapılmasından ve yürürlüğe konulmasından sonra yorumunda önemli olan kanun koyucunun başta ne istemiş olduğu değil, fakat hukukun genel kavramlarına göre tekniğin ve şimdiki şartların göz önünde tutularak ondan çıkartılabilecek anlamıdır(2). Hukuk devletinde yalnız Anayasa'ya uygun olarak çıkartılmış kanunun anlamı bağlayıcıdır, kanunun yapıldığı andaki kanun koyucunun iradesi bağlayıcı olamaz. Kanun koyucunun, kanuna vermiş olduğu anlama oranla, bizzat kanunun zamanla kazanmış olduğu anlam çok daha önemlidir(3).
Bu itibarla gerekçe ve hazırlık çalışmaları, metne yansımadıkları takdirde, hiçbir ülkede hiçbir değer taşımazlar. Metne yansıdıkları zaman da saltık değil, göreli bir değer taşırlar. Bunun hukuksal ve uygulamada kaynaklanan gerçekçi nedenleri vardır. Yasama organının kesin ve son görüşünü, oylanıp Resmi Gazete'de yayımlanan metin yansıtır ve belirler, asla oylanmayan gerekçe ve hazırlık çalışmaları değil. O nedenle yasallık ilkesinin muhatabı yayımlanan bu metindir. Gerekçe ve hazırlık çalışmaları bunların dışındadır. Bu yüzden, yurttaşlar yasayı bilmekle yükümlüdürler. Ama hiç kimse gerekçe ve hazırlık çalışmalarını bilmek zorunda değildir. Eğer uygulamada bunları bilmek zorunda tutulursa, kanun koyucu, uyuşmazlıkların gerekçe ile çözüleceğini düşünerek, özenli yasa yapmayacaktır. Dahası yapılan araştırmalar da, pratik nedenlerle gerekçe ve hazırlık çalışmalarının gösterilmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Zira Meclis Genel Kurulu'nun anlayışı, uygulamada komisyon ve kişilerin anlayışlarından çoğu zaman başka olmuş, hatta gerekçeler önerenlerin ve değiştirenlerin görüşlerini yansıtmamış; herkes sözcüklere başka anlamlar yüklemiş, algılama ayrıklarının çoğu kez ayırtına bile varılmamıştır. Sözcükler yalnız anlamının kaynağıdır. Böyle bir süreçte, gerekçe ve hazırlık çalışmalarından hangisinin gözetileceği ve hangilerine kıyılacağı elbette bilinemez ve onlara başvurarak çözüm üretmek elbette sağlıklı olmaz. Nitekim, Almanya'da ilkin 1885'te Binding, V. List, Fransa'da Yargıtay başkanlarından Ballat Bearupre; yazar F.Helie, 1989'da Genny ve daha sonra H. Capitant Planid, Ripet yorumda gerekçe ve hazırlık çalışmalarına başvurmanın doğru olmadığına değinmişlerdir. Anglo sakson hukukunda ise bu araç 18. yüzyılın ortasından bu yana kullanılmamaktadır. Bu yüzden değerleri görelidir. Sözgelimi yasal metne yansımış ve gerekçede ya da hazırlık çalışmalarından açıklaması yapılmışsa bir sözcüğün anlamı için bu araçlara başvurulabilir. Ancak bunların da salt bağlayıcı bir değeri yoktur. Kısaca yasal metne yansımadığı takdirde bu aracın kullanılması düşünülemez. Çünkü yorumcu metne bağlıdır; gerekçe ve hazırlık çalışmalarının izdüşümünü yansıtmayan bir metni, bunlara uymadığı gerekçesi ile ne daraltabilir, ne genişletebilir ne de değiştirebilir. Gerçekten yorumcunun görevi metinde yansıyan amacı araştırmak, saklı ve varsayılan niyeti keşfetmek değildir. Eğer ille de bir keşiften söz edilecekse, bu yasalaşan metnin anlamını, amacını keşfetmektir, onu önerenlerin kurgularını değil(4). Duguit "Yazılı metin nasılsa öyle alınır" dedikten sonra, "yasa koyucunun açıklamadığı ve yasal metne yansıtmayıp gönlünde taşıdığı düşüncesini araştırmaya gerek yoktur" demektedir(5).
Kaldı ki yasanın yorumunda hazırlık çalışmaları ve yasama organındaki süreçte yapılan çalışmaları ve tartışmaları esas almak, 1924 Anayasası zamanında geçerli olan yasama yorumu müessesesini çağrıştırması yönüyle de tehlikelidir(6).
Öte yandan Anayasamız'ın 73/3. maddesinde ifadesini bulan verginin yasallığı ilkesi, yasa koyucunun hazırlık çalışmalarına gerekçe ve komisyon raporlarına değil bizatihi yasaya itibarı emretmektedir. Burada yasayı, önce idare sonra nihai olarak yargı yorumlayacaktır. Ancak ne idare ne de yargı, yasanın metnini aşıp ve yasanın metninde bulunmayan kayıt ve şartları vergilendirmede esas kılamaz. Yasanın anlamı, vergilendirmeye veya vergilendirmemeye yönelik olarak, metnin dışında yasa düzeyinde bulunmayan ve hatta hukuk aleminde değer taşımayan ve Resmi Gazete'de bile yayınlanmayan gerekçelerden, rapor ve tartışmalardan hareketle, daraltılamaz, genişletilemez veya değiştirilemez.
Yasada olmayan şartlar, yorum yolu ile yasaya monte edilemez. Bu gibi şartların gerekçede bulunuyor olması da, herhangi bir hukuki değer ve anlam ifade etmez. Aksi düşünce, gerekçeleri, normlar hiyerarşisinde yasa düzeyine yükseltir ki, böyle bir kabulün olanaksız, izaha dahi gerek yoktur.
(1) Vecdi Aral, Hukuk ve Hukuk Bilimi üzerine, İstanbul 1992, sh: 153
(2) Seyfullah Edis, Medeni Hukuka Giriş, Ankara 1983, sh: 181
(3) Rüstem Karabatak, "Türk Hukukunda Kanunların Anayasa'ya Uygun Yorumu", Danıştay Dergisi, yıl:28 s:94 sh:34
(4) Sami Selçuk, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu E.1993/1 1995/1 sayı ve 30.6.1995 tarihli Kararına Muhalefet Şerhi (Yargıtay Kararları Dergisi c:21 s:11 (Kasım 1995) sh: 1729-1730 )
(5) Sami Selçuk, Adı Geçen Muhalefet Şerhi
(6) Cengiz Otacı, "Kanunun Hazırlık Çalışmalarının Bağlayıcılığı", Güncel Hukuk s:26 (2.2006) sh: 59
| Basında Yargı Haberleri ... [ http://25Eylul2006.blogspot.com] |
| Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) |
| OZDERIN,M. |
| msn: ozderin@hotmail.com |